KAYBETTİKLERİMİZ
KAYBETTİKLERİMİZ
Ömer İncecik Hasan Doğanpınar Mehmet Teker Sucu Kadir Duman Fuat Kurt Cuma Göker Şaban Güneş Eşefatma Güneş Elif Nur Tükel Kadir Berkan İğde Mahmut İğde Emine Yavuz Eyüp Derebent Zöhre Gök Zeynep Dilik İbrahim Yalçın Mustafa Kelleci Feyzullah Dönmez Ali Kurtlucan Veli Karabıyık Hacı Dinler Kazım Güler Ali Yadigar Avcı Halil Göz Beser Hacı Vıllık Yusuf Fatma Derebent Hüsne Sümen Döndü Akbaş Hortoğlu Hüseyin Eşefatma Babuççu Ramazan Sakallı Çalgın Ahmet Oruç Vizir Ali Karasu İsmail Altun Ayşe Balaban Çürük Eşe Avcı Hatice Sağlam Ali Sarıaltın Gülseren Köker Fatma Küçük Mustafa Ünal Mahmut Hüseyin Fatma Sakallı Meryem Kelleci Bahaettin Karakoç Cennet Dolgun Emine Demir Yusuf Şahan Sultan Kaya Hatice Çelik Dursun Elmas Yanık Osman Mehmet Uyan Hüsne Önaran Süleyman Danışman Mustafa Tekin Şerif Karabıyık Kıdılı Mehmet Mustafa Yiğit Zeynep Kekil (Besi) Eşefatma Resim Fatık Kuzu Fatih Güngör (şehit) Cafar Ali Vırıt (helete) Meryem İğde Elif Keklicek Süleyman Demir Seda Güney Usta Ali Onaran Ahmet Götürmen Elif Çolak Hasan Kekil Ali Temizyürek Fadime Zorkun Ayşe Çakıl Sultan Erdinç Solak İbrahim Sakar Ali Tatlı (Tekere Ali) Vakkas Küpelikılınç Ayşe Vırıt Uğur Kekil Aloca Yusuf Gök Muhammet Çokak Adem Karagöz Mehmet Kayaakay Orhan Sürmen Memiş Tekerlek Veli Çadır Sultan Çetinkaya Mustafa Çağlar Elif İğde Ayşe Yorulmaz Yusuf Kurt Hüsne Kurt Fadime Mısır Mehmet ENGİZEK Şerif Bozdere Fatih Bozdere Emine Bozdere Hatice Sakallı Karamemiş Kuş Hasan Nurhak İbrahim Zorgün Kemal Yavuz Veli Onay Durmuş Üstün (berduş) Elif Öztürk Ahmet Çolak Elif İncecik Sema Çalışkan Kuyumcu Yaşar Uyan Ümmühanı Kelleci Tosun Ali Elif Özbek Fakı Ahmet Koraycan Kırıcı Kara Ali Döş Demirci Abdullah Mehmet Göker Derviş Elif Zorkun Hacıyusuf Kekil Ayşe Ibrık Güler İsmail Küçük Mesut Canlı Mahmut Barak Onbaşı İbrahim Filiz Elif Filiz Onbaşı Hasan Hatice Filiz Ayşe Filiz Ibrık Funda Rande Fatma Karasu Hakan Tolga Yiğit Kalander Battal Şerif İğde Eşe Fatma Yaman Zeynep Tekerek Durdu Kuru Yusuf Güler Sinan Aksu Nihal Dere Ahmet Çetinkaya Zeynep Sağlam Koko Süleyman Bozali Eşefatma Demirci Fatma Ayşe Berk Hacı Cuma Çolak Köto Mehmet Kırıcı Vırıt Veli Onaran Azıkçı Süleyman Mehmet Devecioğlu Hatice Dönmez Zeynep Yiğit Mustafa Tekel Elif Damar İbrahim Çolak Şerf Mehmet Unç Ahmet Öksüz (müdür) Ayşe Güneş Elif Çetinkaya Cennet Yaman Ahmet Uzun Ormancı Ali Hilal Berker Babaco Süleyman Memiş Ahmet Kalaycı Mustafa Hatice KARDEŞ Çavış Mehmet EşeFatma Avcı Keçeli Ramazan Hasan Filiz Hatice Filiz Mehmet Kınalı Ayak Hasan Demir Doruk Veli Tekin Yakup Elmas Ahmet Aydemir Cennet Çakıl Fadime Yıldızlı Faruk Tükel Yusuf Engizek Mustafa Engizek Eyyup TEKEL Fatma Kaval Tatar Durmuş Ahmet Karasu Zeynep Ibrık Nurhaklı Mehmet Mehmet Gökburun Ali Kelleci Ayşe İĞDE Kekeç Mustafa Kasap Ahmet Zorkun Reşit DODAK Gazi Veli Yıldızlı Elif ÇAKIL Veli Onaran İbik Mehmet KARAÇAVIŞ Zeynep BADDAL Osman BADDAL GÜLBEN Aydemir Nalbant Mehmet Kader Arkadaşları Mehmet Ataş (eco) Saltoğlu Kasım Altun Rabia KÜÇÜK Ramazan Onaran Samo Gadder Altın Ali Kuzu (paşa Ali) Hatice ÇELİK Nadir Kurt Fatma Kurt Mehmet Kurt Ahmet Kurt Hacce Kurt Yusuf Kurt EşeFatma Kurt Hatice Kurt Hüsne Kurt Elif Temizyürek Karaca Musa Çetinkaya İbrahim ERDEM Süleyman ERSUS Haccalı Mehmet Dolgun Eşe Dolgun Mehmet KÖKÜ (topçu) Şerif DİNLER İbrahim DİLİK Mehmet KÖKER (memur) Mercen ÇAKIL Havva ALTUN Ayşe KAVAL Ayşe ÖZBEK Salman ÇELEBİ İbiş KEKLİCEK Mehemet ÖZBEK Musa SÜRMEN Mehmet KÜTÜK Ramazan KIZILKAYA Erdem ÖCAL Durmuş İĞDE Hatice BERKER Zeynep ÇİRKİN Hasan KIZILKAYA Ali IBRIK (Kasım Ali) Yusuf Doğanpınar İsmail ÇAKIL (Apıl Mehmet) Kazım Kırıcı DORUK HÜSEYİN Demirci Mehmet Tohol İbrahim Hafız Doğanpınar Bahar Yiğit Gizir Ali Rende Sakallı Ali ÜNAL RECEP HASAN Vakkas Kozak
HELAL ETMESİN


HELAL ETMESİN

Hayırlı bir evlat olamaz isem,
Babam bana hakkın helal etmesin.
Ömür boyu gönlün alamaz isem,
Anam bana sütün helal etmesin.

Eğer hissedersem yorgunluğumu,
Görsünler köşeye kurulduğumu,
Şayet bilemezsem torunluğumu,
Dedem bana hakkın helal etmesin.

Öncüsü olmadım yağmurun yelin,
Kenarına varmam coşan her selin,
Yılda birkaç defa öpmezsem elin,
Nenem bana hakkın helal etmesin.

Asla kayıp etmem şu benliğimi,
Herkes anlamıştır ne dediğimi?
Eğer yapamazsam yeğenliğimi,
Dayım bana hakkın helal etmesin.

Arada bir iletişim kurmazsam,
Uzak durup hatırını sormazsam,
Haftada bir ziyarete varmazsam,
Halam bana hakkın helal etmesin.

Doğrulardan yanlışları sezersem,
Hep hısım akraba kime ne desem?
Şayet bilmeyerek onu üzersem,
Teyzem bana hakkın helal etmesin.

Yanılıpta yanlış yerde gezdimse,
Yolda giden karıncayı ezdimse,
Bilip bilmeyerek onu üzdümse,
Eşim bana hakkın helal etmesin.

İspatlayamazlar zorbalığımı,
Varsa söylesinler kabalığımı?
Uygulayamazsam babalığımı,
Oğullarım hakkın helal etmesin.

Bir defacık olsun of dedirdimse,
Muhannet gömleği giydirdim ise,
Bir lokmacık haram yedirdim ise,
Kızlarım hakkını helal etmesin.

Önemsemediysem her dediğini,
Kıymete almazsam söylediğini,
Şayet göstermezsem dedeliğimi,
Torunlarım hakkın helal etmesin.

Gül gülistan görünmeli ortalık,
Büyük olur imiş kaçan her balık,
Eğer yapamazsam kayınbabalık,
Gelinlerim hakkın helal etmesin.

Affettirrim kabahatim çok ise,
Doğru sözüm yüreklere ok ise,
Tatlı dilim güler yüzüm yok ise,
Damatlarım hakkın helal etmesin.

Akıyorum güz yağmuru seliyim,
Herkesin kanadı kolu eliyim,
Yerin almamışsa talebeliğim,
Hocalarım hakkın helal etmesin.

Sindiremiyorsam yoksulluğumu,
Yerle bir edemem şu dostluğumu,
İhmal eder isen komşuluğumu,
Mahallelim hakkın helal etmesin.

Kulağımı verdim gelen her sese,
Doğruları yanlış söyledim ise,
Ben saygıda kusur eyledim ise,
Büyüklerim hakkın helal etmesin.

Ali’m olanları çabuk sezersem,
Eşin dostun aleyhinde gezersem,
Bile, bile bir kimseyi üzersem,
Kullar bana hakkın helal etmesin.

08 Temmuz 2018
Aşık Ali Ataş

2 Kasım 2015 Pazartesi

Benim Yaşadıklarım (09)


          Bölüm (9)
         UÇURTMA UÇURDUM:
          İlkbahar aylarında Biçme oluk’a göçerdik. Burada ahşap tek katlı bir evimiz vardı. Bir tarafında sığırlarımız, diğer tarafında biz yatardık. İlkokulda iken çok dengeli uçurtma yapardım. Bir gün yaptığım uçurtmayı babamdan izin alarak yüz metre ip ile uçurdum. Çok zaman evimizin yakınından jet uçakları geçerdi. Bazen enginden giderler pilotlar bize el sallarlardı. Bir gün uçak hızlı bir şekilde geçti. Peşinden uçurtmamın parçaları yere döküldü, şaşırdım. Babam bana döndü “Yaptığını beğendin mi? Uçak uçurtmaya çarptı. Şimdi geri dönüp harmana inerse, Seni alır götürürlerse ne yaparsın?” dedi. İyice korkmuştum, bekledik. Ağlamaya başladım. Babam uçağın harmana inemeyeceğin biliyormuş. Bana döndü “Ağlama uçurtma uçağın düştü. Buraya uçak inemez rahat ol.” dedi.   
     UNUTAMADIKLARIM (1)
     1955 yılında Biçmoluk oymağına yaşlı bir adam gelmişti. Adı sorulduğunda beni gösterirdi. Belli ki ismi Ali’ydi. Bu insan oymakta bir hafta misafir kaldı. Konuşmayı sevmeyen bir hali vardı. Oymakta bulunan herkesin nasıl bir insan olduğunu,  Kaç çocuğu olduğunu, isimleriyle söylerdi. O tarihlerde ağabeyim askere gitmişti. Anneme “Fadime Teyze düşünme. Oğlun askere giderken trende biraz sıkıntı çekti. Şimdiyse rahat. Bir yılını doldurmuş ve çavuş oluyor. Birliği Erzurum.” dediğinde annem şaşırdı. “Derviş baba oğlumun yanında mıydın?” dedi, seslenmedi. Oymağın insanları Ali Amcadan ayrılmak istemiyordu. Kırk yıllık ahbapmış gibi yanına gelen her insanla dost olurdu. Oymaktaki insanlar kendisine Derviş Baba diye hitap ederlerdi. Beni çok seviyordu. Bir an bile yanından ayırmak istemezdi. Hangi komşuya gitse beraber giderdik. Gündüzleri komşuları gezer, akşam olunca bizim eve gelir, beraber yatardık.
Bir gün bana “Ali köye git. Sizin asmadan üzüm getir.” dedi. “Ali amca sen bizim asmayı nerden biliyorsun?” dediğimde“Biliyorum.
       Evinizin önünde kabarcık üzümü asma var.” dedi. Acele köye gelip bir kaşıklık üzüm kesip götürdüm. Üzümü yedi, bana dua etti. Eliyle ikide bir suratını tutuyordu. Dişinin ağrıdığı belliydi. Kimseye demiyordu. Bir gün “Ali seninle Cüceler Oymağına gidelim” dedi. “Cüceler nerede?” dediğimde eliyle Cüceleri tarif etti. “Sen önden yürü. Ben seni takip ederim.” dedi. Önde yürüyordum geliyor mu diye iki adımda bir dönüp bakıyordum. Yüz metre kadar peşimden geldi. “Niye arkana bakıyorsun? Beni kaybetmekten mi korkuyorsun?” dedi  “Evet!” dedim. Bu defa kendisiyle el ele tutuşarak elli metre kadar daha yürüdük. Bir anda elimi bırakıp yanımdan kayboldu, panikledim. Sağa sola baktım kimse yok.
     Baktım üç yüz metre ileriden gidiyor. Peşinden koştum. Ben vardıkça uzaklaştı. Benden önce Cüceler oymağına vardı. Ne kadar koştumsa ulaşamadım, izini kaybettirdi. Oymakta bulunan evlere tek tek sordum. Kimse gördük demedi. Ağlayarak eve geldim. Anam “Ne oldu? Niye ağlıyorsun?” dedi. “Ali amca beni attı gitti.” dedim. “Oğlum Allah bilir ama o iyi kimselerden biriydi. Belki Gelmez. Unut onu.” dedi. O gece rüyamda gördüm. Cerit’te Kör Hasan Hacı’nın evinde olduğunu söyledi. Sabahleyin erkenden köye geldim. Hacı Emminin evine vardım. “Bugün size biri geldi mi?” dedim. Hacı Emmi “Kısa boylu yaşlıca bir adam geldi, konuşmuyordu. Eliyle dişini tutuyordu. Sordum seslenmedi galiba bu adam dilsiz dedim. Dişinin biri çürümüştü. Dişini çektim. Yarım saat önce güney bağlarına doğru gitti” dedi. Akşama kadar o çevreleri aradım bulamadım. Bu kişi elli yıldır hayalimden gitmez. Bir türlü unutamıyorum.
      UNUTAMADIKLARIM (2)
      Biçmeoluk'ta tek katlı yüz metrekare ahşap bir evimiz vardı. Evden beş yüz metre aşağıda Kara ardıc’ın Yazı dediğimiz yerde büyük bir ardıç ağacı vardı. Rüyamda ardıcın altında oturuyormuşum. Aşağıdan yukarı tanıdığım bir köylümüz geldi. “Ali burada ne yapıyorsun?” dedi “Oturuyorum.” dedim. Adam yanımdan ayrıldı kayıptan bir ses işittim. Sağ tarafına dön. Peygamber efendimize bak.” dedi. Dönüp bakacaktım öyle bir tokat yedim ki anlatmam. Ağlayarak uyandım. Sesime herkes uyandılar. “Ne oldu?” dediler. “Biri bana tokat attı.” dediğimde babam “Ne tokatı sen rüya görmüşsün. Yat yerine.” dedi. Yatıp uyudum. Sabah kalktığımda sağ yanağım kızarmış. Annem “Yüzüne ne oldu?” dedi. “Gece yediğim tokatın izi olabilir.” dedim. Ve bugüne kadar kimseye anlatamadım. O gün gördüğüm rüya bugün görmüşüm gibi hafızamdadır.
      UNUTAMADIKLARIM (3)
      1973 yılında mezarlığa yakın köye uzak iki katlı ahşap bir ev yaptırdım. Güzün eve taşındık. Yakınımda iki ev daha vardı. Yoldan geçen insanlar “Bu adamlar ne kadar korkusuzlar? Mezarlığın yakınına ev yaptırdılar.” diyenler oluyordu. Köyde elektrik yok. Ortalık karanlık. On yedi Kasım 1973 Cuma gecesi saat ikide dışarı çıkmıştım. Mezarlıkta iki metrekare genişliğinde, iki metre yükseklikte esrarengiz beyaz bulut şeklinde bir ışık yanıyordu. “Acaba birisi mezarlığa el feneri düşürmüş olabilir mi?” dedim. Kendi el fenerimi alarak ışığa doğru yürüdüm. Yaklaştığımda ışık benden uzaklaştı. Korkmadım desem yalan olur. Dualar okuyarak ilerledim. Mezarlık çok taşlı olduğu için yürümekte zorlanıyordum. Yaklaştıkça ışık daha da uzaklaştı. Bir müddet sonra kayboldu. Bulunduğum yerde etrafıma baktım.  Işık ilk gördüğüm yerde tekrar gözüktü. Yanına geldiğimde birden kayboldu. Eve geldim. Dönüp baktığımda ilk gördüğüm yerde yanıyordu, şaşırdım. Gördüklerim ne hayal, ne rüya, gerçekti. Bir müddet seyrettim. “Bu işte bir hikmet var.” dedim. Fatiha okuyup odama girip yattım.152 Fakat sabaha kadar uyuyamadım. Aradan yıllar geçmesine rağmen geceleri her dışarı çıktığımda o ışığı bir daha görür müyüm diye mezara bakıyorum.
     VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
      1955 yılında köyümüze Seyit Çelik isimli Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Köylü yediden yetmişe hoca gelirken hocayı Karşılamaya giderdi. Her sene Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer
      Arardık. Komşu köylerden bile gelenler olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım. İkinci hedefim iyi bir ressam, olmaktı. Bir gün İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim, bitirdim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi. Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim.  İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu. Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı ahşap bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider.Çok zaman orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı. Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de
       Yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi. Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti. Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık. Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı. Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun
      Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi.
      “Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler kaçmak istediğinde yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde
        “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        YOĞURT DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’ta kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım. “Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım. Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurt başımdan aşağı döküldü. Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Küleğin birinde az yoğurt kalmıştı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm. Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu. Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İttepesi mahallesinde bir eve vardık. Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi.
      Hanımı kızdı. “Bey yazıktır. Ücretini ver de gitsin. Baştan aklı başında bir hamal bulsaydın deyince niye bu delimi ki dedi. Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Kırk kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi. “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” dedim, dinlemiyordu. Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi. Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağ tarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu.“Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim. Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
                                      SON:


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder