YAŞANMIŞ GERÇEKLER
Bölüm (01)
ADAMIN MI? VARDI?
Lakabına Daşo
derler. Tüm çevre onu tanır. Herkesçe sayılan sevilen muhterem bir insandı Aksu
Mahallesinde ikamet ederdi. Nasrettin Hoca misali güldürür, bazen düşündürür. Bu
insan sürüyle davarının olduğu söylenir. Devamlı davar otlatarak vakit
geçirirmiş. Bir gün akşam davarı eve getirdiğinde Hanımı “bey evde tuz kalmadı”
der.“Peki, hanım yarın davarı sen otlat” Ben de Gölbaşı’na gider.” tuzu
getiririm der. Anlaşırlar sabah erkenden kalkar. Merkebine biner, Gölbaşı’na
varır. Evine ve davarlarına bir yıl yetecek tuz alır. Merkebine yükler. Yola
koyulur. Azaplı, İnekli köylerin geçer Başpınar köyüne geldiğinde merkep
yorulur. Asasıyla merkebi döverken arkadan iki asker gelir. Daşo goca askerden
çok korkarmış. Askerler “amca yazık değil mi? Dili yok, dişi yok hayvanı
dövüyorsun.” derler. Askerlere “oğlum dili de var, dişide var.” Kurnazlık
ediyor der. Askerler Daşo’ya “bir daha merkebi dövdüğünü görürsek ellerine
kelepçeyi vurur seni, karakola götürür biz de seni döveriz.” derler. “Komutan
oğlum vallah billâh bir daha dövmem.” der. Askerlerin uzaklaşmasını bekler
askerler uzaklaşınca merkebi bir daha döver. “(..diğim) demek karakolda da
adamın vardı ha!” der. Merkebi iyi bir döver hadi askerleri çağırda seni
kurtarsınlar der. 1313 doğumlu olan Daşo goca 18 Nisan 1965 tarihinde vefat
eder. Kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz.
ARAYIN BULURSUNUZ:
İlçemizde çok
dindar beş vakit namazını kılan, güzel Kur’an okuyan Kerem Salman’ın efendi bir
kişiliğe sahipti. Bu insan bir ara kafayı üşüttü. Sağa sola saldırır. Esnafları
rahatsız eder, dükkânların, arabaların camlarını kırar. O günün Belediye
başkanı zabıtaları ile bu kişiyi Adana’ya balcalı Hastanesine gönderir. Adana’ya
varırlar Şoför Balcalı hastanesini bilmez. Birkaç kişiye sormuşsa da kimse
hastanenin Nerede olduğunu bilmez. Arabanın arka koltuğunda yatan Salman Şoföre
“Arayın, arayın ancak (..kimi) bulursunuz” der. Şoför abi bu hastaneyi sen
biliyorsun tarif ette bir an önce varalım der. Salman bana ne Şoför değil misin
bul der. Şoför birkaç çarşı sokak geçdikten sonra nihayeti hastaneyi bulur. Ve
Salman’ı hastaneye yatır dönerler.
ARDINDA NAMAZ KILINMAZ:
Yaşlı bir
amcamız her nedense Cami imamına kızar. Bu muhterem amcamız 5 vakit namazını
camide kılan biridir. Her ne sebeptense bir gün camide, cemaate döner: “Ey
cemaat bu imamın arkasında namaz kılınmaz.” der. Ve kendiside camiyi terk eder.
Namazlarını evinde kılar. Camiye alışık olan amcamız tekrar camiye gitmeye
başlar. Cemaat’tan meseleyi bilen biri sormuş “Hani sen bu imamın arkasında
namaz kılınmaz demiştin.”deyince “Ben imamın ardında kılmıyorum ki. Beş saf
geride, direğin arkasında kılıyorum.” der. Bu muhterem (2014) yılında vefat
etti. Allah rahmetine gark eylesin.
AYAKTA UYUYAN ADAM:
Yine Ceritli bir
vatandaş Merkebiyle komşu köylerden birine saman almaya gider. Saman alır,
merkebine yükler Çatalağaç yolunda. Merkep önünde kendisi arkada hem uyuyor,
hem yürüyor. Geriden bir kamyon gelir. Şoför korna çalar, duymaz. Şoför “Bu
adam sağır galiba.” der. Şoförün yanında oturan biri; “Usta bu adamı tanıyorum.
Cerit’lidir hem yürür, hem ayakta uyur” der. Adam kamyondan iner yolcunun
yanına varır. Yolcu gerçekten uyuyor. “Adam yolcuya uyan!” deyince birden
irkilir.”Yolcu sende kimsin beni korkuttun” der. “Adam Merkebi kenara çek biz
geçek sen hem uyu hem yürü” der.
ARKADAŞINA
MİSAFİR OLUR:
Mevsimlerden
kış, Adam Bir akşam arkadaşına misafir olur. Evde bira içildiğini görür. Adam
bir kaş şişe içer bana eyvallah der yoluna devam eder. Düşe kalka evin yolunu
tutar. Adam nere gittiğini bilmez yoldan dışarı çıkar bir evin süyüğünün altına
yürür Kafasını süyüge vurur. Oracığa oturur acaba bana kim vurdu diye
düşünürken biraz sonra ayıkır ben kafamı kendim süyüge vurmuşum der kalkar
yoluna devam eder. Düşe kalka eve gelir. Evin önünde ayağı kayar oraya düşer.
Oracıkta yatar uyur uyandığında üzerine yarım metre kar yağmış elbisesi
ıslanmış. Tamamen ayıkır evine çıkar. Elbiseyi değişir yatar iki gün iki gece
sonra uyanır ve bir daha da içkiyi ağzına almaz.
BAKARAK BELLLER 1:
Mehmet Kırıcı.
Lakabı Güccük. Terzilik öğrenmek ister. Fakat köyünde terzi olmadığı için
Maraş’a gider. Çarşı da gezerken bir terzi dükkânına rastlar. Güccük bu terziyi
bir müddet uzaktan seyreder. Ustanın buyur yiğit gömlek mi diktireceksin,
şalvar mı?” demesi üzerine “Bir gömlek, bir de şalvar diktireceğim.” der. Usta
“hazır var ölçünüze uyarsa verelim” der. “Yok, bana yenilerin dik” der. Usta adamın
ölçülerini alır. Şalvarı gömleği dikmeye başlar. Güccük iyice seyreder. Usta
gömlek ve şalvarı hazırlar Güccük’e teslim eder.“Sen nerelisin?” diye de sorar.
“Cerit’liyim.” der. Usta “Cerit’li olduğunu bilsem seni dükkâna koymazdım.”
der. Güccük “neden?” der. Usta “Ceritli her şeyi bakarak bellermiş.” der.
Güccük gömleğin, şalvarın parasını verir köyüne dönerken bir de dikiş makinesi
satın alır. Evinin bir odasında çalışmaya başlar. Böylece terzi olur. İşini çok
iyi yapan Mehmet Kırıcı kısa zamanda iyi bir terzi olur. (1940) doğumlu olan
Mehmet Kırıcı (2012) yılında vefat etti Allah rahmet eylesin.
BAKARAK BELLLER: (2)
Çoban lakaplı
Hacı Kırıcı Çoban Gücüğün abisidir. Hacı her şeye kafası çalışan bir insandı.
Bir sabah kalkar Maraş’a gider. Çarşı pazar dolaşırken Sobacılar Çarşısına
girer. Soba yapan ustayı bir müddet uzaktan seyreder. Soba ustası Hacı’yı
çağırır sorar. “Buyur yiğit sobamı borumu alacaksın?” der. Hacı “Bir soba, bir
dirsek, birkaç tane de boru yaptıracağım.” der. Usta “Hazır sobamız borumuz
var.” der. Hacı “Yok bana yenilerin yap eskileri almam.” der. Usta sobayı
yapmaya başlar. Hacı dikkatle ustayı seyreder. Soba, dirsek ve borular yapılır.
Hacı bir bakmaya orada sobacılığı öğrenir. Ustanın parasın verir. Usta Hacı’ya
“sen nereliydin?” deyince. “Cerit’liyim.” der. “Bunu baştan söylesen ne vardı.
Seni dükkânıma bile koymazdım.” der. Hacı “Neden?” diye sorar. “Cerit’liler
sanatı bakarak bellermiş. Seninki soba almak değil, sobacılık öğrenmekmiş.”
der. Hacı “Bildin.” der. Usta “Al şu sobanı bir daha buralara gelme” der.
Sobasını alır ayrıca çarşıdan soba yapma malzemelerini de alır köye gelir.
Akşamdan sobacılık tezgâhını dükkânına kurar. Sabah erkenden çalışmaya başlar.
Kısa zamanda iyi bir soba ustası olur.
BANA MI SORDUN?
Öğretmen
öğrencilerinden birine “İki kere iki kaç eder?” der. Öğrenci öğretmeninin
gözüne bakar. Öğretmen “Ne bakıyorsun evladım duymadın mı? İki kere iki kaç
eder?” deyince.“Öğretmenim sen bilmiyorsun da bana mı soruyorsun?” der. Arkadaşları
gülmeye başlar.
BANA ÜRMEDİN:
Engizek’li komik adam bir gün Cerit’e gelir.
Köyde gezip dolaşırken bir arkadaşı ile karşılaşır. Konuşurlar, hoş beşten
sonra adam arkadaşına “Galiba sen beni tanıdın” deyince Arkadaşı “Tanımaz mıyım.”
der.“Peki, tanıdın da niye bana kuyruk sallamadın?” der. Arkadaşı “Ben it miyim
de sana kuyruk sallayım ayıp” der. Ve arkadaşına küser. Bir daha da
konuşmazlar.
BAYRAK SEVDALISI:
Tola, doğuştan
zihinsel özürlü mecnun biri, Köy Halk’ı tarafından sevilen bir gençtir. Kimseye
bir zararı olmaz. Esas adı Mehmet’tir. Onun lakabı Tola. Bazen öfkeli, bazen
neşeli, bazen kendi kendine konuşur, gezer.Tanıdığı her insana gülümser.
Kendisine sorulan soru ne olursa olsun “He” diye cevap verir. Başka bir şey
diyemez. Tola’nın en büyük sevdası Türk Bayrağı’na olan aşkıdır. Bir müddet
elinde Türk Bayrağı ile gezdi. Bayrakla yattı, bayrakla kalktı. Tola parayı
bilmez ve konuşamaz. Acıktığı zaman
tanıdığı insana yaklaşır, açlığını ispat etmek için midesini gösterir. O zaman
aç olduğunu herkes bilir. Bazı esnaflarımız Tola’ya paket pirinç, makarna ve
sebze verirler. Çok sevdiği esnaf Hacı
Hüseyin Kuş’a götürür yemek yapmasını ister. Hacı Hüseyin Kuş olurda Tola’yı hiç
kırar mı? Tola’nın yemeğini hazırlar. Salatasını yapar, karnını doyurur, çayını
içirir. Tola Hüseyin Kuş’a sarılarak ayrılır. Tola zihinsel özürlü olabilir ama
Bayrak sevdalısıdır. Bu ülkede yaşayıp da Bayrağımızı yerden yere vuranlar
asıl zekâ özürlü olan o kişilerdir. Beyin özürlülere en güzel cevabı bizim Tola
vermiştir
BEDDUA ALMIŞ:
Cerit
gençleri eskiden Cuma geceleri evlerin bacalarından torba salındırırlar. Hane
sahibi torbaya bastık, sucuk, ceviz, tarhana ve meyve gibi Yiyecekler koyar.
Bacada bekleyen gençler torbayı yukarı çeker. Torbadaki yiyecekleri kendi
aralarında paylaşır yerler. Mahalle evlerinin bacaları tek tek gezilir. Yine
bir evin bacasına gelip torbayı salındırırlar. Baba çocuklara “Siz bunları
oyalayın, ben geliyorum.” der. Ve ağıla iner. Bir tepsi davar zibili getirir.
Torbanın içine koyar, torbayı yukarı çekerler. Torbanın içi davar zibili dolu.
Bacaya eğilerek “Allah senin iki gözünü alsın” derler. “Torbaya koyduğun zibil
senin ağzına burnuna dola.” derler. Bu sözleri duyan adam yaptığına pişman olur.
Acele dışarı çıkar. Ev iki katlıdır. 0n saniye içinde evin etrafını dolaşır.
Damdan ne inen ne çıkan var, çevrede kimse yok. Adam şaşırır.
Yüksek sesle
“Kimsiniz Nerdesiniz? Gelin, yaptığıma pişman oldum. İsteğinizi fazlasıyla
vereyim de halelleşelim.” der. Çağrılarına cevap alamaz. O kişiler çoktan
kaybolmuşlar. Birkaç yıl içinde adamın iki gözü görmez olur. Doktora
götürürler, meseleyi anlatırlar. Doktor şaşırır, “Olmaz öyle şey. Kimmiş o
adamlar bedduadan adam kör olur mu?” der. Göz damarları kurumuş buna çare yok.
Böyle yaşamaya alışacak.” der. Adam üç beş yıl böyle yaşadı. Bir gün sabah
namazına kalktığında dışarı lavaboya giderken hangi yöne gittiğini bilmez
kapıdan aşağı ağıla düşer. Çırpınarak davarın zibiline karışır. Ağzı burnu
zibil dolar. Oracıkta hayatını kaybeder. Aile; “Bacamıza torba salındıran
kişilerin bedduası tuttu.” derler. Sevgili okuyucular, siz bunu bir hikâye
sanmayın. Kimsenin bedduasın almayın. Mahallenin birinde yaşanmış gerçek bir
olaydır.
BEN DE SİZE EDERİM:
Derviş
Ali Aksu’da misafir sahibi sayılan sevilen birazda saf muhterem bir insandır.
Bayan hâkim Maraş’tan bir vatandaşın arazi keşfine gelir, keşfini yapar. Derviş
Ali’nin evine misafir olur. Yiyip
içtikten sonra hâkim hanım “Ali amca her şey için teşekkür ederiz.” der. Ali
amca “Kızım ben de size ederim, ben de size ederim.” diye tekrarlar. Hâkim
şaşırır. Etrafındakilere bakarak “Bu amcamız ne demek istedi.” der. Orada
bulunanlardan “Efendim sizin ettiğiniz teşekkürün karşılığına kendisi de teşekkür
etmek istedi.” derler. Çok muhterem sayılan sevilen misafir sahibi bir
şahsiyetti.
BEN DE SİZE KURBANIM:
Adamın lakabı
Ateş ismi Veli’dir. Kışın evlerde su olmadığı için sığırlarını sulamaya pınara
götürür. Pınarın Yakınında çul çuval dokuyan iki bayan üşümüşler birinin adı
Fadime’dir. Çardakta ekmek sacının üzerine ateş yakıp ısınıyorlarmış. O kadar
üşümüşler ki Kadınlar “Uy ateş kurbanım sana.” “Hissemiz kadar ne bu dünyada,
vaz geçeriz ne öbür dünyada senden vazgeçmeyiz.” derler. Bunu duyan ateş Veli
“Uy Fadime ben de size kurbanım. Ben de sizden vazgeçmem.” der. Bu sözü duyan
hanımlar Veli amcaya “Bire adı batası biz sana mı dedik?” deyince babam “Ne
fark eder. Ha o ateş, ha ben ateş.” der.
BEYİ NEREDE?
Cerit’li bir
vatandaşın hanımı rahatsızlanır.
Kahramanmaraş’a doktora götürür. Hastayı hastaneye yatırır.
Doktor “hastanın beyi nerde.?” der. Adam “Hocam bir bakayım.” deyip hastanede
bey arar bulamaz. Geri gelir “Hocam bey bir ilaç ismi mi?” der. Doktor “Adam
sen neden bahsedersin. Hanımın kocası kim?” der. “Öyle desene hocam benim
buyur.” der. Doktor adamın saf olduğunu anlar. Bu defa hemşire adama “Git
çarşıdan bir ördek getir.” der. Adam çarşıya çıkar. Esnaflara ördek sorar. Biri
“Bende var.” der. Ördeği alır, bir karton kutuya koyar, hastaneye getirir.
Hemşire adama “Hani ördek?” der. “Aha
getirdim.” deyip. Ördeği ortaya bırakır. Hemşire kızar. “Be adam ben senden
canlı ördek istemedim. Hastanın kullanacağı plastik ördek istedim.” der. Adam
şaşırır. Hemşireye “Sen ördek istedin, getirdim. Niye kızıyorsun?” der. Hemşire
“Çabuk eczaneye git. Hasta için ördek dersen verirler.” der. Adam, gider
eczaneden plastik ördeği alır getirir. “Hemşire hanım plastikten de ördek mi
olurmuş?” der. Adam hemşireye canlı ördeği de evine götür keste ye der.
BİR TREN ALIRIM:
Engizek’li
Dıraz lakaplı Duran emmi ile bir arkadaşı çalışmak için Kahramanmaraş’a
giderler. Birkaç gün çalışırlar. Kazandıkları üç beş kuruşu evlerinin
ihtiyacına harcarlar. Heybelerini omuzlarına atıp bir yük kamyonu ile Narlı’ya
gelirler. Ceplerinde para yok ki şoföre vereler. Narlı’dan trene kaçak
binerler. Söğütlü durağına gelene kadar tuvaletten çıkmazlar. Söğütlü’ye
gelince tuvaletten çıkarlar tirenden inecekleri zaman memur bunları yakalar.
Bilet sorar. “Biletimiz yok.” derler. Memur ikisini de tekmeleyerek trenden
indirir. “Sen indirmesen bile zaten biz inecektik.” der. Dıraz Duran memura
döner. “Bu acıyla bana bir tren aldırırsın.” der. Memur“Trene binmeye yol
paranız yok. Nasıl tren alacaksınız?” der. “Sen orayı karıştırma.” derler.
BÖREK YEDİĞİ GİBİ:
Memiş İğde
Kahramanmaraş’a çalışmaya gider. Çarşı pazar gezerken börek satan birine
rastlar. Börekçi “Börek ye, börek ye.” diye çağırır. Memiş emmi zaten aç börek
tezgâhına yaklaşır. Böreklerden yer. Karnın doyurur. “Hadi bana eyvallah.” der.
Börekçi “Böreklerin parasın ver de git.” der. Memiş emmi “Oğlum ne parası sen
ısrar ettin ben de yedim.” der. Börekçi polis çağırır. Polis gelir “Derdiniz
ne?” dediğinde börek satan adam “Efendim saymadım belki on tane böreğimi yedi.
Paramı vermeden gidiyor.” deyince, Memiş emmi polise “Bu adam yalan söylüyor.
Kendisi ye diye ısrar etti, ben de yedim.” der. “Neden parasın vermedin?”
deyince Memiş emmi “Oğul param yok, kendisi de bizim eve gelsin istediği kadar
börek yesin.” der. Polis “Sen nerelisin?” der.“Cerit’liyim” der. Polis “vay
börekçi emmi vay” der. Böreklerin parasını polis öder. Böylece Memiş emminin
lakabı da Börekçi olarak kalır.
CEHENNEM’E GİDERSİN:
Balaban emmi
köy düğünlerinde teh çalar. Bir hacı amca Balaban’a döner günah işliyorsun
oğlum günah. Öldüğün zaman cehenneme gidersin.” der. Balaban Cehenneme tek
başıma mı giderim, yoksa bu toplulukla beraber mi giderim?” der. Hacı amca
“Evet, hepiniz beraber gidersiniz.” deyince Balaban Hacı emmi “bu şenlik kimin
eline geçer orada da böyle devam ederse, ben o Cehenneme seve seve giderim.”
der. Yaşlı Hacı emmi “Allah hayrını versin. Devam et, devam et.” der.
CAMİDE
ÖLEN KARDEŞLER:
İlçemizin saygın
kişilerinden lakapları garip Mehmet Garip Veli, Bu kardeşlerin lakapları gibi
kendileri de gariban insanlardı. Kardeşlerin soy isimleri (KUTLU) Garip Mehmet
(1918 doğumlu idi) 08 02 1998 tarihinde kurban bayramının 2. günü Cuma namazını
kılmak için büyük pınarda abdestini alır Keziban hatun camisine girer üç adım
atar ileri gidemez oracıkta ruhu hakka teslim eder. Kardeşi Garip Veli
Köyümüzün ilk berberlerinden idi. Yıllarca berberliğine devam etti biraz yaşlanınca
sanatını oğullarına devretti. Garip Veli (1926 doğumlu idi) 30 Ocak 2010
tarihinde evinde abdestini alır akşam namazını kılmaya Hafızların camisine
gider. Caminin çardağında müezzinle karşılaşır oturup sohbet ederler vakit
geldiğinde müezzin ezan okumak için minareye çıkar. Garip veli camiye girer.
Kardeşi Garip Mehmet gibi içeri üç adım atar ileri gidemez oracıkta ruhu hakka
teslim eder. İkisinin de ölüm kaderleri aynıdır. İkisi de kutsal mekânlarda
ruhu sahibine teslim ederler. İkisine de Rabbim rahmet eylesin mekânları cennet
olsun.
CEP HASTALIĞI VAR:
Hanım bir gün
beyine “Romatizmalarım arttı, Ilıca’ya gidelim.” der. Bey “Benim de aklımda,
amma önce bir doktora danışmalıyız.” der. Mukallit adam doktora gitmez. Bir gün
sonra hanımına; “Doktor, bana sende cep hastalığı var. Ilıcaya gidemezsiniz?”
dedi der. Hanım şaşırır “Bey bu hastalık da nerden çıktı.” Der. Adam; “Ne
bileyim doktor dedi işte.” der. Hanım o gece uyuyamaz. Sabahleyin kalkar yakın
bir komşusuna gider. “Komşu benim beyde cep hastalığı varmış” deyince komşusu
“Nasıl olur paranız mı yok?” demiş. Hanım “Yok yok doktor cep hastalığı var.”
demiş. Komşusu “Sen deli misin? Cep hastalığı olur mu? Senin bey mukallit biri
paramız yok demiş. Sen yanlış anlamışsın.” der. Hanım eve gelir. “Bey şu cep
hastalığını bana anlat.” der. “Hanım sen
anlamıyor musun? Bende cep hastalığı varmış dedik ya” der ve güler. “Hanım sen
gerçekten safmışsın. Cep hastalığı parasızlıktır.” der. Parası olmayan ılıcaya
nasıl gitsin der.
ÇAY DÖKER MİSİNİZ?
Bir
arkadaşın evine birkaç misafir gelir. Sabahleyin kahvaltılarını yapıp sohbet
muhabbet derken yeniden Çay demlenir sofraya gelir. Herkes birer bardak
doldurur içer. Misafirin biri ev sahibine çay döker misiniz der. Ev sahibi
biraz komiktir hay, hay tabi ki dökerim deyip Demliği götürür bahçedeki ayva
ağacının dibine döker. Boş demliği getirir. Misafirler “hani çay” derler. “Şu
arkadaş dök dedi bende döktüm” der. Misafir ben bardağa dök demiştim deyince ev
sahibi siz bana bardağa dök demediniz. Çay döker misiniz dediniz işte bende
götürüp döktüm der.
ÇARDAĞA
ATMIŞLAR:
Aksu mahallesinden lakabıyla anılan Tatar
Hocanın rahmetli dedesi çok âlim bir hoca ünvanını alır. Dedesi cinleri emrine
alır her dediğini yaptırırmış. Hoca bir gün yine cinleri emrine almaya
çalışırken cinler hocayı götürür Keziban Hatun camisinin dışarıda bulunan
çardağın altına atarlar. Kimsenin haberi yok orada 24 saat yatar. Cami
cemaatlerinden biri rastlar, çardağın altında bir adam uyuyor onu uyarır.
“Kimsiniz burada ne işiniz var?” dediğinde hiç pot kırmadan “uykum gelmişti yatıp
uyumuşum” der. Cinler beni buraya attı dememiştir.
DEVEDEN RAHATSIZIZ:
İnsanlar
eskiden sürülerini otlatmak için yaylalara göçerdi. Kavak yaylasında iriyarı
öfkeli bir amca vardır. Sülale adı donkız Cüceler oymağının sürülerini yakın çevresine
koymazmış. Cücelerden bir komşu bir komşusuyla karşılaşır. Birbirlerine hal
hatır sorarlar.“İyiyiz rahatız fakat deveden rahatsızız.” der. Komşusu “Elinize
bir değnek alın iyi bir dövün, Kovalayın gitsin.” der. Diğer komşu “Yok yok o deve değil. Kavak’ta oturan deve
gibi biri var.” der böylece adamın lakabı deve kalır. Diğer komşu iri yarı olan
o adamla karşılaşır. Falan komşu sana deve gibi adam diyor der. Kendisine deve
diyen komşusuna “Çomuluğuna da bakmaz bana lakap mı takmış.” der. İri adamın
lakabı Deve kalır deve diyen komşunun lakabı da çomu olarak kalır. Böylece iki
kişi bir birlerinin lakabını pekiştirirler.
DİRSEK
KESKENİR:
1959 larda Küçükcerit ile Çağlayancerit’in
yayla yüzünden araları açılır. Küçükcerit’li Çağlayancerit’linin sığırını,
davarını yaylada otlattırmaz. Bunun üzerine köylüler arasında kavga çıkar.
Silahını kuşanan dağa çıkar. Karşılıklı birbirlerini korkutmak için ateş
ederler Bir ceritlinin eline küçükceritli biri egeçer Küçükcerit’liyi döverler.
Bu olayı duyan Küçükcerit’li bir teyze çok korkar. “Oğlum Halil kaç beşiği de
al da kağnı yoluna aşağı kaç.” der. Bu kavga çok sürmez. Köylülerin ileri
gelenleri bir araya gelerek işi tatlıya bağlayıp barışırlar.
Çağlayancerit’lininbiri Hamza emmiyi, kızdırmak için. “Hamza emmi
Küçükcerit’liler bizimkilerden birini dövmüş.” der. Hamza emmi öfkelenerek
Küçükcerit köyüne uzaktan uzağa dirsek keskenerek “bakın lan aklınızı başına
alın beni oraya getirmeyin ha!” der.
DOKTORA GİTMİŞ:
Cerit’li bir amca
rahatsızlanır doktora gider. Şehirde kimseyi tanımaz. Birilerine sorar. “Doktor
nerede?” der. Adam “Hangi doktor?” der. “Fark etmez hangisi olursa olsun.
Hastayım işte.” der. Adam“Daha karşıda levhası gözüküyor. Git.” der. Amcamız
levhayı takip edip doktoru bulur ve Doktora ben hastayım.” Der. Doktor “nereniz
ağrıyor der.” “İçerim ağrıyor.” der. Vardığı doktor cilt doktoruymuş. “Senin
hastalığından ben anlamam. İç hastalıklar doktoruna git.” der. Yine çarşıya
çıkar, doktor arar. Birilerine sorar. “Hastalığımı bilen bir doktora
gideceğim.” deyince adam “Nereniz ağrıyor?” der. Karnını göstererek “Aha
şuram.” der. Bir doktor tarifi daha alır gider. Doktorun kapısını çalar. Odacı
içeri alır. “Doktor beni muayene et.” der. Odacı “Ben doktor değilim. Doktor
birazdan gelir bekle.” der. Doktor gelir. “Buyur amca neyiniz var, neren
ağrıyor?” der. Amcamız “Sen bilmiyon da bana mı soruyorsun. Hastayım işte.” der
karnını gösterir. Doktor kulakcağını takar. Kalbini dinler, sırtını dinler,
nabzını ölçer, reçetesin yazar eline uzatır. Reçeteyi alıp giderken Doktor
“Amca ücretimi ödemediniz.” der.“Ne ücreti oğlum sen bana ne yaptın ki. Koluma
bir şey takıp kolumu şişirdin. Sağımı solumu yumrukladın. Sırtıma vurdun bunun
için mi sana para vereceğim.” der ve çıkar gider.
EKMEĞİ ELİNDEN ALIRLAR:
Komik Adam
sabahleyin kalkar. Hanımı “Bey! Ekmek alıp gel de kahvaltımızı yapak.” der.
Adam ekmek almak için bakkala gider. Bakkaldan iki ekmek alır. Eve dönerken
önüne iki tane adam çıkar. “Nerden geliyorsun?” derler. Adam “Ekmek aldım, eve
gidiyorum. Buyurun eve gidelim, kahvaltı yapalım.” der. Adamlar adamın elinden
ekmekleri alırlar, ensesine birer tokat atarlar ve “Yürü git!” derler. Adam
seslenmez. Birkaç adım atar, geri döner. Adamlar ekmekleri ellerine alarak gâh
güdü güdü diye güdületirler.Yani adamı it ederler.Senin bize yaptıklarından
haberin var mı? İşte hayfımızı aldık derler. Adam sessizce eve varır. Hanım
“Hani ekmek?” der. Adam “Ekmekleri elimden aldılar. Yufka ekmek sula da
kahvaltımızı yapalım.” der. Hanım beyine “Ekmeği niye elinden alırlar? Sen
zamanında onlara ne yaptın ki onlar da şimdi ekmeği elinden aldılar?” der.
ENGİZEK’TE BİR KEÇELİ:
Cerit’tli bir
esnaf. Buğday, arpa, nohut satar. Bir gün dükkâna keçeli bir müşteri gelir.
Param yok bana iki ton buğday ver borca yaz der. Keçeliye “adın ne demez?”
adam. “Engizek’liyim” der.Keçeli buğdayı alır merkeplerine yükler gider.Esnaf
adamın ismini soy ismini bilmez. Deftere Engizek’te bir keçeli yazar. Alacak
zamanı geldiğinde keçeli getirip borcunu vermez. Cuma günü sokaklarda keçeli
arar. Gördüğü keçeliye bana borcunuz vardı borcunuzu verin der.Kimse borcu
üstlenmez. Keçeli’nin ismi yıllarca defterinde kalır. Bir gün defteri önüne
alır, borç listesinden Engizek’te bir keçeli ismini bulur. “Meram Engizek’te
böyle bir keçeli yokmuş, defterimde ne işin var.” deyip öfkeyle keçelinin
üzerini kalınca çizikle çizer.
EŞŞEKLİK YAPIYORUM:
Bir amcamız ilkbaharda yaz evine göçer.
Sözüm ona bir de merkebi varmış. Evinin bir kenarına merkebine yatacak bir yer
yaparken akrabalarından bir bayan gelir “Ede eline sağlık ne yapıyorsun?”
deyince “Ne yapayım bacı eşeklik yapıyorum.” der. Kadın “Hele bir daha de.”
deyince “Eşeklik yapıyorum eşeklik.” Der. Ede “Sen iyi bir insansın. Eşeklik
sana yakışır mı?” der. “Bacı sen yanlış anladın. Üşümesin diye eşeğe yer
yapıyorum yer.” der. Bacısı ha! öyle de sene der.
EKMEK TAŞIN ALTINDA:
Mehmet Aygörmez
lakabına Daşo derler. Bu mukallit insan her gün dağda davar otlatırmış. Sözüm
ona evinde bir de köpeği varmış. Köpek davara gitmezmiş. Bir gün köpeği zorla
davara götürür. Vakit öğle zamanıdır. Daşo amcamız acıkır. Bir meşe gölgesinin
altında azığını yer. Köpek karşısına geçip oturmuş ekmek bekler. Daşo amca bir
parça ekmek alır köpeğin önüne atar, üzerine irice bir taş koyar. Köpek
tırnaklarıyla ekmeği taşın altından çıkartmaya çalışır. Daşo “(…diğim) bak işte
bir ekmek bir taşın altında çıkartta ye sene.” der.
EZAN OKUYUP KAÇMIŞ:
Çağlayancerit’li Komik mi komik bir vatandaş. Çarşıdan eve giderken,
akşam ezanı okunmak üzereymiş. Acele garaj camisine girer. Ezanı okur, Camiden
çıkar bir akrabasının evine varır. Akrabası “Az önce ezan okuyan sen değil
miydin?” der. “Evet” der. “Neden namazı kılmadın. Senin müezzinlik yapman
gerekiyordu.” der. “Akrabam ben ezanı
okuyup geldim. Camide bir sürü müezzinlik yapacak insan var.” Onlar yapsın
der.
FARKINDA DEĞİLMİŞ:
Adam bir gece odasında uyurken cürüt
denen bir böcek durmadan ötüyormuş. Cürütten rahatsız olur bir türlü uyuyamaz.
Genelde sol tarafına uyurmuş. Başını kaldırıp sağ yanına dönüp yatar. Cürüt
sesini keser. “Adam hanıma hele şükür cürüt sesini kesti der.” Hanım, “Ne
Kesmesi ötüyor.” der. “Yastıktan başını kaldırır gerçekten ötüyor. O zaman
anlar ki sol kulak ağır işitiyormuş da farkında değilmiş. Böylece sol kulağının
duymadığını öğrenmiş olur.
FİRAR ETMİŞLER:
İnce Osman
İle Kör Hasan Hacı İhtiyatlık askerlikleri gelmiş askere giderler. Birlikleri
Kahramanmaraş piyade alayıdır. Bir ay sonra askerden firar edip köye gelirler.
Anneleri ve babaları “Niye geldiniz?” deyince “Sizleri göresimiz geldi.
Dayanamadık, geldik.” derler. Babaları “Çabuk gidin birliğinize teslim olun.
Yoksa sizi karakola şikâyet ederiz. Elinizi kolunuzu bağlayıp götürürler.”
deyince korkarlar. İki gün sonra birliklerine teslim olurlar. Komutanları
“Neredeydiniz?” diye sorar. “Komutanım! Ailemize gittik.” derler. Temmuz ayının
sıcak günleridir. Komutan bunları cezalandırmak için alayda bir elektrik
direğine sırt sırta bağlar. 8 saat direkte bağlı kalırlar. Fakat ikisi de kan
tere batmış acıkmışlar. Birde direkte karıncalar bunları dalamış. Komutan
yanlarına gelir. Hacı ile Osman
terlemişler, suları akıyor ikisinide karıncalar dalamış. Komutan “Ne güzel sırt
sırta vermişsiniz. Size kimsenin gücü yetmez artık.” der. “Komutanım! Estağfur
tövbe olsun bir daha firar etmeyiz. Bizi bırak.” derler. Komutan “Peki! Bir
daha giderseniz sizi şu gördüğünüz kalın ağaca bağlarım. Ne haliniz varsa
görürsünüz.” der. Ve Hacı ile Osman’ı bırakır.
GİDEREK DİNLERİM:
Komşu köylerden
bir vatandaş radyosun tamir için cerit’e tamirciye getirir. Radyoyu tamir
ettirir, radyo tamir edilirken radyo güzel bir türkü söylemeye başlar. Vatandaş
“Usta kapat kapat giderken dinlerim.” der. usta “O türkü şimdi biter radyoda
kalmaz.” der.Tamir parasını öder yola çıkar. Yolda radyoyu açar. Radyo başka
şeyler çalar. Kendi kendine “Usta yaptığını beğendin mi?” der. “Radyoyu acele
kapatmadı türkü bitmiş.” der. Aradan zaman geçer. Usta adam ile
karşılaşır.“Ustam o gün radyonun söylediği türküyü dinleyemedim.” der. Usta
“Ben sana söylemiştim. Radyo programları geçicidir fakat bana inanmadınız” der.
GOÇO’YU DÖVERLER:
Köyde Goço
isimli biri Muhtar ve azalar aleyhine laf konuşurmuş. Muhtar bekçilerini
gönderir. Adamı alır muhtarın odasına Getirirler. Muhtar ve azalar dövmek için
karar alırlar. Adam gelir önce bir selam verir selamını alırlar. Daha
oturmadan, Muhtar sen Aleyhimizde laf edermişsin işimize karışırmışsın deyince,
Goço evet sende dürüst iş kes der. O anda muhtar sopayı çeker Goço’ya bir tane
vurur ikinciyi vuramaz. Adam muhtarın elinden sopayı kaptığı gibi üç azayı ve
muhtarı kibarca döver. Dışarıda bekleyen bekçiler gürültüyü duyunca odaya
girerler.Birer ikişerde bekçilere vurur. Altı kişi bir olup ellerini Ayaklarını
bağlamaya çalışırlar güç bela bağlayıp öyle döverler. Dişlerini kırarlar. O
haliyle bir kaçını tekmeler.
Adamı
bırakırlar yarın olsunda sizinle görüşürüz deyip evine gider. Bir gün sonra
Kahramanmaraş’a gider. Bunları mahkemeye verir. Birkaç gün sonra hepsi bir
arabayla mahkemeye giderler. Adam kimseye küsmemiş. Muhtara derki Goço muhtarı
hapise attırmış desinler Allah o gün canımı alsın der. Muhtar güler yürü sen
işine der. Birkaç mahkeme sonrası hâkim muhtara 40 gün hapis cezası verir.
Cezayı az bulan Goço Elini kaldırır konuşabilir miyim deyince hâkim buyur konuş
der. Hepsi bir olup beni dövdüler. Dişlerimi kırdılar, muhtara verdiğiniz ceza
az oldu deyince, Hâkim, Sende bunları dövmüşsün deyip Muhtarın suçunu paraya
çevirir. Hâkim davanız berat der. Hepsi bir dışarı çıkarlar. Adam ya! Muhtar
ben niye yanlış yaptım. Keşke dilim bağlansa da demeseydim sen kırk gün
yatsaydın yüreğim soğardı der. Muhtar geçti borun pazarı hemşerim der.
GÖZÜME BAK HELE:
Ali ile Osman
İki akraba yaylaya aldıkları kengeri getirmeye giderler. Kengeri döverler,
harallara basarlar. Katır bendeğe çekilir. İkisi, bir haralın birini yüklerler.
Diğer tarafı yüklemek için biri yüke Dayak durur, Adam haralı tek başına zor da
olsa katırın sırtına kaldırır. Diğeri biraz zayıftır yüke dayak duramaz. Katır
yükü atar. Ali Osman’a kızar öfkeyle“Gözlerime bak hele.” deyince. Osman
“Bakıyorum bakıyorum öteden beri bozarıp geliyor.” der.
GÜN GÖSTERMEDİN:
Geçim sıkıntısı, çocuk sıkıntısı derken
karı koca bir gün kavga ederler. Mevsimlerden kış hanım kocasına “Yazıklar
olsun sana. Evlendik evleneli Bana gün göstermedin.” der. Kocası “Ayıp oluyor
hanım. Şimdi mevsim kış, güneş gözükmez. Yaz gelsin de inşallah sana bol bol
güneş gösteririm.” der.
HAMDİ İLE SALMAN’IN
HİKÂYESİ (1)
Hamdi ile
Hanifi Salman ikilisi bir birlerini çok severlerdi. Hamdi, Hanifi Salman’a
misafir olur. Salman anlatmaya başlar. “Geçen hafta kar yağmıştı, ava gittim.
Topal Ali’de Cırık sürüsüne rastladım. İçinde on saçma bulunan tüfeğimi
cırıklara doğrultup sıktım. On tane Cırık, iki tane de serçe vurdum.” der.Bunun
yalan olduğunu anlayan Hamdi kendi kendine “Dur şuna bir yalan da ben söyleyim”
der. Şimdi Hamdi anlatmaya başlar. “Bende geçenler de Engizeğe odun etmeye
gittim. Bir kamalak yıktım. Kırk katır yükü odunu çıktı.” Deyince Salman
“Arkadaş bir kamalak’tan hiç kırk yük odun çıkar mı?” der. Hamdi
hemen Salman’a karşılık verir. “Sen on saçmayla on cırık iki de serçe
vurursunda, ben bir kamalak’tan kırk yük odun etmişim çok mu?” der. Hanifi
Salman tekrar söz alarak “Arkadaşım cırığın bir kaçıyla beraber serçeleri
önceden vurmuşlar. Orada unutmuşlar gitmişler ben de varıp aldım der.”
HAMDİ İLE SALMAN’IN
HİKÂYESİ (2)
Hanifi Salman
ile Hamdi samimi arkadaşlar bir gün ava giderler. Akşama kadar avlanırlar. Bir
tavşan vururlar. Tavşanı alıp yaylada oturan bir eve misafir olurlar. Evin
hanımına bacı bir tavşan vurduk akşama içli köfte yap da yiyelim derler. Hanım
akşama köfteyi yapar. Köfte sofraya gelir Hanifi Salman tuh “Keşke köftenin
yanı sıra tarhana da ıslasaydın. Hamdi köfte yemez” deyince kadın; “Daha önce
söylesen başka Yemek hazırlardım.” der. “Yok, yok sen bir tepsi tarhana getir.”
der. Tarhana gelir Hamdi utanır. Ne tarhanadan, ne köfteden bir lokma bile
yemez, aç yatar. Sabahleyin erkenden kalkarlar, kahvaltılarını yapıp evden
çıkarlar evden uzaklaşınca Hamdi Salman’a silahını doğrultur. “Hamdi sana ne
ulan benim köfte yemediğim. Ellerini kaldır seni vuracağım.” der. Hanifi Salman
yalvarmaya başlar. “Yapma Hamdi ben şaka yapmıştım. Sende gerçek anladın
yemedin” der. Salman korkudan titriyor. Hamdi “bir daha böyle gevezelikler
yapmayacağına yemin et bakalım” Der. Salman yemin üstüne yemin eder böylece işi
tatlıya bağlayıp barışırlar.
HALIM YOK:
Komşu
hastalanır. Diğer komşular ziyaretine gelirler. Hasta komşu soranlara “Halım
yok, halım yok.” der. Komşulardan biri bir halı alır, hasta komşusuna götürür.
Halıyı gören hasta “Komşu bu ne?” der. “Bilmedin mi halı, halı.” der. Komşu
“Niye zahmet ettin” deyip, “Kızım şu halıyı içeri götür.” der. Hasta “Komşu ben
halı istememiştim. Hastayım, halım yok demiştim. Yanlış anlamışsın. Zaten halımızda
yoktu getirmişsin sağ ol.” der Komşu “Ne yapalım her geldiğimizde halım yok,
halım yok deyip duruyordun.” der. Bende halı getirdim o zaman gülegüle kullan
der.
İKİ YAŞ BENDEN BÜYÜK:
Çocuklarını
nüfusa düşürmek için Aksu obasından bir vatandaş Maraş’a gider nüfus
müdürlüğüne varır. Memurlardan biri “Buyur amca.” der. Saf ve temiz insan
“Çocuklarımı nüfusa yazdıracağım.” der. Memur “Kaç çocuğunuz var?” deyince
“Yedi sekiz tane var.” der. Memur tekrar sorar “Çocuklarının sayısını bilmiyorsun,
bari isimlerini say.” der. Yaşlı amcamız yine düşünür. Bir kaçının ismini
söyler diğerlerini unutur. Memur “en büyük çocuğun kaç yaşında?” der.
“Çocuklarımın en büyüğü kızım. O da benden iki yaş büyük.” der. Memur “Amca sen
bizimle dalga mı geçiyorsun?” deyince “Doğru söylüyorum. Oğlum inanmıyorsan
bizim eve gidek. Kızım mı büyük ben mi büyükmüşüm gözlerinle görün” der.
İNANMIYORUM:
Birkaç kişi
akşamüstü bir hocanın evine misafir olurlar. İçlerinde namı değer bir hoca
efendi varmış Hocanın yaptıklarını eleştirenler olur. İçlerinden biri
hocaya,“Hocam sizin marifetlerinize inananlar var fakat ben kesinlikle
inanmıyorum.” der. Hoca “İnanmayabilirsin ben yaptıklarıma inan
demiyorum. Ben inandıklarımı yaparım.” der. Sohbet devam ederken gece yarısı
olur herkes evine gider. Hocaya inanmayan kişi o gece rüyasında hocanın
kendisine eziyet ettiğini, görür. Sıkıntı içerisinde uykudan uyanır. Hanımı
“Bey ne oluyor. Sen böyle değildin.” der. “Sorma hanım gözlerimi yumdum hoca
peşimde bana öyle eziyetler verdi ki anlatamam.” der. Tekrar uyumaya çalışır.
Uyuyamaz elbisesini giyer, gece gidip hocanın kapısını çalar. Hoca dışarı
çıkar. “Hocam ne olur, Allah aşkına beni rahat bırak uyuyayım. Bana eziyet
etme. Sana inandım.” der. Hoca “Ben bir şey yapmadım sen korkmuşsun git oku
üfür yat” der. Adam eve gelir yatar, uykuya dalıverir. Adam bir daha değil
hocaya inanmamak, hocanın lafının olduğu yerden bile kaçar.
İKİSİ DE ÇIKSA YERİM:
Abuzer amca
mukallit biri. Esprileriyle herkesi güldürür köy Halk’ı tarafından sayılan
sevilen muhterem bir insandır. Abuzer amca domatesi, acı biberi, üzümü çok
severmiş. Fakat gözlerinden rahatsızmış. Oğlunun birine bir gün “Beni doktora
götür” der. Oğlu babasını alır doktora gider. Oğlu espri olsun diye doktora
gizlice “Babama domates, acı biber, üzüm yemeyeceksin de.” der. Doktor muayene
ederken “Amca senin gözlerin berbat olmuş. Acı biber, domates, üzüm
yemeyeceksin.” deyince. Abuzer amca “Ney ney! Hele bir daha söyle.” der. Doktor
aynı kelimeleri tekrarlar. Abuzer amca “Doktor oğlum sen ne diyorsun. Gözümün
ikisi de çıksa gene yerim.” der.
İKİMİZ DE KAZIK YEDİK:
Çok eski
yıllarda Ceritli iki akraba Kahramanmaraş’a hamallık yapmaya giderler. Akşama
kadar günleri sırtlarıyla yük Taşımakla geçer, acıkırlar. Her gün çorba içerken
hele bu günde Lokantaya gidelim derler. O tarihlerde lokantalarda en pahalı
yemek yüz elli kuruşmuş. Hamallar birer tabak pilav, birer tabak fasulye sulusu
Yerler. Sıra gelir hesaba, dört kap yemekaltı yüz kuruş eder. Hamallar şaşırır.
Bir haftalık kazançları bile o kadar yok. Lokantacıya “cebimizde olanı verelim
kalan borcumuzu Sonra öderiz.” derler. Lokantacı kabul eder. Ceplerindekini
verip dışarı çıkarlar biri diğerine sorar. “Yahu biz ne yedik ki bu kadar para
tuttu?” der. “Diğeri ikişer kap yemek yedik.” der. Diğeri “Yok yok ikimiz de
iyi bir kazık yedik keşke gide de çorba içeydik.” der.
KABAĞI KOYUN SANMIŞ:
Ceritli bir
vatandaş kaçak yoldan, Almanya’ya gitmek ister. Şebeke vatandaşı gece
Edirne’nin bir köyünün yakınına getirir. “Yunanistan’a yaklaştık.” deyip
gecenin karanlığında ıssız bir yere indirilir. “Şu istikameti takip et.
Sabahleyin buluşuruz.” derler. Vatandaş gecenin karanlığında bir yer bilmez.
Verilen istikameti takip eder. Karanlıkta sessizce koyun sürüsü sanarak bal
kabağı tarlasına girer. Bu sırada yağmur yağıyor. Koyunlarda ses yok, adam
çobana seslenir kimse yok.Koyun sandığı kabağın birine usulca dokunur. Meğerse
girdiği koyun sürüsü değil, bal kabağı tarlasıymış. Dört taraf bembeyaz, her
kabak gözüne bir koyun görünür. Tarladan çıkar. Elbisesi ıslanır, yürümeye
devam eder. Uzaktan bir ışık görür. “Galiba Yunanistan’ın bir köyüne geldim.”
Der. Yunanlılarla iletişim kuramayacağını düşünürken köyde bir cami görür.“Allah
Allah demek Yunanistan’da da namaz kılanlar varmış.” deyip caminin bekçisi ile
karşılaşır. “Bekçi dur sen kimsin nerelisin?” der. Adam şaşırır.”Bu adam Türkçe
biliyor. Anlaşırız.” deyip “Ceritliyim” der. Bekçi adamı camiye koymaz. Bekçiye
“Kardeş burası nere?” der. Bekçi “Edirne” der. Adam şaşırır. “Dolandırıldık
desene deyip bir kenarda sabahın olmasını bekler. Sabah olunca şöyle bir etrafa
bakar “Vay be!” der. Cebinde parası da yok Vatandaş aç kalır. Oğlunu arayarak
dolandırıldım Almanya’ya gidemedim ben Edirne’deyim gel beni götür der.
KALKDA SALMA:
İki genç zamanı gelir evlenir. Kocası
çok kıskançmış hanımını evden dışarı çıkartmazmış anasına babasına bile
göndermezmiş. Bu kıskançlık evlilik boyu devam etmiş.Yaşları ilerler. Artık 70
80 yaşlarına gelir. Hanım bir gün beyine “Sen neden bu kadar kıskançsın. Yeter
artık Allah’tan Kork benim neyimi kıskanıyorsun” der. Kocası “seni çok sevdiğim için kıskanıyorum
ne var bunda” der. Hanım kocasına
“Benden evvel ölürsen sana yapacağımı ben biliyorum.” der. Kocası “Ne
yapacaksın hanım?” der. Hanım “O benim bileceğim iş” der. Gün gelir Kocası
ölür. Kadın Mezarlığa ziyarete gider. Duasını okur ayaklarını yere döver
“anamgile gidiyorum kalkta salma bakalım” der.
KAZANCIMIZ
BEREKETLİYDİ
Zamanında
köylü tarlasında bağında bahçesinde çalışır yorulduğunu bilmezdi. Vatandaş
devlete göz dikmezdi çalışır rızkını kendisi temin ederdi. Her sabah somun için
bakkala koşmazdı. Şimdiki gibi kahvaltı sofralarında bin bir çeşit yiyecek
bulunmazdı. Anneler sabahları saç üzerinde darı ekmeği eder çökelekle pekmez
şerbetiyle kahvaltı edilirdi. İnsanlar ne hasta olurdu ne doktor bilirdi. Köylü
yılda iki defa kamyon üzerinde Adana’ya çapaya ve pamuğa gider üç beş kuruş
kazanır evlerinin yıllık ihtiyacını görürdü. Şimdiki gibi günde beş defa
bakkala gitmezdi ayda yılda bir defa ya uğrar ya uğramazdı. Aldığı yemek tuzu
çamaşır sabun olurdu başka bir şey alamazdı. Buğdayı, Arpayı, Nohudu, Mercimeği
tarlasına kendisi ekerdi pirinç için çeltiğe giderdi.
Yıllık yakacak
kış odununu dağdan merkeplerle katırlarla getirirdi. Araba motor olmazdı. Şimdi
herkesin kapısında taksisi dolmuşu traktörü kamyonu var yinede acım diyor. Aza
kanaat yok, şükürde ortadan kalktı. Şimdi millet rahatlığa alıştı. Yaşlısı,
genci, hastası, malulü, dulu, yetimi, öksüzü birçokları devlete gözünü dikmiş
çalışıp kazanma yok devlet versin biz yiyelim diyor. Bazıları da devleti buna
mecbur tutuyor bana bakmak zorunda diyor. Yok, böyle bir şey, adam Pazarcığa
gidebilecek cebinde parası olduğu halde.
15 Tele için
kaymakamlığa başvuruyor. Araştırsanız arsası tarlası cevizi var katları var
yinede devlete göz dikiyorlar Allah sonumuzu hayır eylesin. Aslında millet
perişan değil herkesin kendini idare edecek kadar yiyeceği parası vardır.
Zamanında komşunun yapılacak bir işimi var menfaat gözetmeden herkes yardıma
koşardı. Şimdi komşusuna selam verse komşusundan para bekler hale geldi. İkinci
bir konu bu zamanda töremizi geleneğimizi göreneğimizi yitirdik. Büyüğe küçüğe
saygı sevgi kalmadı. Komşuluklar kalmadı komşu komşusunun açığını arar oldu.
Gerçekten biz niye böyle olduk? Adam sensen isen bende benim diyor. Rabbim
sonumuzu hayır eylesin.
KALKDA TOPLATMA:
Yaşlı bir
adamın üzüm bağının etrafında badem ağaçları varmış. İki tane genç çocuk
aralarında, ‘’Gidelim falanın bademlerinden Çağla toplayalım.’’ demişler. Bağ
sahibi devamlı bademlerini bekliyormuş. Çocuklar varır doğrudan ağaçlara
tırmanır çağla toplamaya başlarlar. O arada yaşlı adam gizlice gelir, çocukları
ağacın başında yakalar. Onları aşağı indirip iyice döver. Çocuklar ağlayarak
evlerine giderler. Yaşlı adamın vadesi yakınmış. Bir hafta sonra ölür. Daha
cenazesi kalkmadan çocuklar gider adamın bademlerinden birer poşet çağla
toplarlar. ‘’Kalk da toplatma!’’ sene derler.
KIRMIDIN GÖLÜ:
Öğretmen
sınıfta bir öğrencisini tahtaya kaldırır. Öğrenciye “Türkiye’nin en büyük gölü
hangisi?” der. Öğrenci hiç tereddüt etmeden “Kırmıdın gölü öğretmenim” der.
Sınıftakiler kahkahayla gülerler. Öğrenci “Ne gülüyorsunuz gidin bakın Kırmıdın
Gölü ne kadar büyükmüş siz de görün.” der.
KIŞA GETİRSEYDİ:
Daşo dedenin
tükenmez hikâyelerinden biri daha. Mevsimlerden Temmuz. Ekinlerin hasat zamanı,
havalar sıcak. Ramazan ayı yaz mevsimine rastlar. Daşo dedemiz çocuklarıyla,
tarlaya ekin biçmeye gider. Evden çıkarken cebine yiyecek bir şeyler alır.
Buğday biçmeye başlarlar. Çocuklar oruç tutuyor. Kendisi oruçlu görünse de
haliyle yaşlıdır. Oruç tutamaz, acıkır. “Çocuklar, ben biraz yoruldum. Gidip şu
ağacın altında dinleneyim.” der. Cebine aldığı yiyeceklerden yemeye başlar.
Babaları gecikince çocuklardan biri; “Babam gelmedi. Acaba uyudu mu şuna bir
bakıyım.” deyip babasının yanına gider. Babası cebindekileri yiyor çocuk,
babasının yanına varır “baba sen orucu yiyorsun” Deyince baba hemen cevabı
yapıştırır: “Oğlum bunu bana söyleyeceğine Cerit’e git de İsmail Efendi’ye
söyle Temmuz’un sıcağında oruç tutulmaz. Kendisine oruç gerekse orucu kışa
getireydi?” der.
KITLAMA İÇERİM:
Muhterem Tatar
Hoca bir eve misafir olur. Yemeğini yer. Çay içmeyecek miyiz der. Çay demlenir
sofraya gelir. Hoca bir bardak çaya iki şeker atar, karıştırır bir yudum alır.
Peşinden iki şeker daha atar. Yine karıştırır bir yudum daha alır. İki
şeker daha derken üç şeker daha atar. Ev sahibi “Hocam sen nasıl çay içiyorsun?
Bir bardak çaya dokuz şeker attın. Ciğerini yakmıyor mu?” dediğinde hoca,
“oğlum ben çayı kıtlama içerim kıtlama.” der. “Benim ciğerim yanmıyor amma
şekerler gittikçe senin yüreğin yanıyor” galiba der.
KİBAR İLE GICONUN
HİKÂYESİ:
Ceritli kibar
Hasan ile Gıco bir eve misafir olurlar. Evin bebeği durmadan ağlıyormuş. Gıco
evin hanımına “Şu çocuğunu sustur. Yoksa ben de ağlarım.” der. Hanım “Bebeği
Susturamadım. Bir de sen başıma bela olma kalkın şuradan der.” Bu söz üzerine
Gıco ağlamaya başlar. Çocuk sesini keser, Gıco’yu dinler. Kibar Hasan, “Gıco’ya
sana ne oldu sus.” dese de Gıco yalandan ağlamaya devam eder. Kibar “Niye
ağlıyorsun altını mı ıslattın?” deyince. Gıco “Pekmez canım istiyor.” der.Ev
sahibi hanım bir tepsi pekmez getirir. “Al da zıkkımlan.” der. Pekmez gelir bir
tepsi de. “Yoğurt istiyorum.” der. Yoğurtta gelir. Gıco pekmezi yoğurdu yer.
“Doymadım” deyip bir daha ister. Bir tepsi pekmez, bir tepsi yoğurt daha gelir.
Gıco “Ben böyle yemem. Yoğurdu pekmeze katın.” der. Yoğurdu pekmeze katarlar.
Gıco bu sefer “Pekmezden yoğurdu seçin yoksa yemem.” der. Kibar Hasan “Yoğurt
pekmezden seçilmez. Yiyorsan ye yoksa ben yiyeceğim.” der. Gıco “Olmaz
seçeceksiniz.” der. Kibar Hasan pekmezi, yoğurdu, alır Gıco’nun başından aşağı
döker. “İşte şimdi yoğurdu pekmezden seçtik.” der.
KİM OLSA O OKUR:
Okuma yazması
olmayan Ceritli Ahmet amca,
Kahvehanede vakit geçirirken masadaki gazete gözüne ilişir.
Gazeteyi alır tersinden bakar. Bunu gören bir Vatandaş “Ahmet amca sen gazeteyi
tersinden mi okuyorsun? Öyle gazete okunmaz.” der.Ahmet amca pişkin bir şekilde
“Doğrusuna kim olsa okur. Maksat benim gibi tersinden okusunlar.” der.
KOMUTANIYIN ADI NE?
Bir sabah
komutan alayda mıntıka temizliği yapan
Askerlerden birini yanına çağırır. Tesadüf mü bilinmez.
Komutanın çağırdığı asker Cerit’lidir. Cerit’li asker Komutanın karşısına
dikilir. Komutan, askere “Tümen komutan’ıyın
adı ne?” der. Asker “Bilmiyorum” der. “Sen nasıl askersin? Komutan’ıyın adını
bilmezsin.”der ve askeri azarlar. “Hadi git” der. Asker iki adım atar geri
döner. Komutan, “Ne var?” der. Asker “Komutanım bizim köyün muhtarının adı ne?”
der. Komutan, “Ben sizin köyün muhtarının adın ne bileyim.” deyince adam,
“Komutanım ben sizin tümen komutanınızın adını nerden bileyim?” der.
KÖYE GİDİYORUM:
Çağlayancerit
otuz dört yıl önce Kahramanmaraş’ın ve Türkiye’nin en büyük köylerinden
biriydi. 1986 yılında kasaba, 1987 yılında ilçe oldu amma köy kelimesi bir
türlü hafızamızdan silinmedi. Vatandaşımız, bir yerden bir yere giderken başka
bir Vatandaşla karşılaştığın da “Nerden gelip nereye gidiyorsunuz?” dediğinde
“Köyden geliyorum.” veya “Köye gidiyorum.” diyor. Aradan otuz dört yıl geçmesine
rağmen bu kelime hafızamızdan kazınmadı. Ben vatandaşın “Köye gidiyorum veya
köyden geliyorum.” cevabını haklı buluyorum. Ne yazık ki yıllardır ilçeyi
yönetenler bir türlü köylükten kurtaramadılar.
KUYRUK SALLAMADIN:
Engizekli komik
bir vatandaş. Bir Cuma günü Cerit’e gelir. Pınar başında bir arkadaşıyla
karşılaşır. Hoş beşten sonra “Arkadaşım beni tanımadın galiba.?” der.Arkadaşı,
“Ne demek seni tanımaz mıyım?” deyince adam “Peki, tanıdın da neden bana kuyruk
sallamadın?” der. Arkadaşı yazıklar olsun sana efendi ben İtmiyim ki sana
kuyruk sallayım der ve bir daha konuşmazlar.
MASADA
NE VAR?
İlk defa
bilgisayar alan biri bilgisayarı öğrenmeye çalışır. Bir gün bilgisayarda bir
sorunla karşılaşır. Arkadaşına telefon eder “benim bilgisayarın ekranı karıştı”
der. Arkadaşı “masada ne var?” der. “Bir kolonya bir de çiçek var” der.
Arkadaşı “Bilgisayar masasında değil bilgisayarın ekranında ne var” der. “Ha!
Öyle desene” deyip ekranda olan birkaç dosya adını söyler ve böylece Bilgisayarda
masanın ne olduğunu da öğrenmiş olur.
MARAŞ’A
GİDERLERDİ:
Babam senede
bir defa alış veriş için yürüyerek Kahramanmaraş a giderdi. Gidip gelmesi iki
gün sürerdi. Bize elbiselik için bir top karalı alaca siyah bir bez, birkaç
kilo Mercimek pirinç getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam
ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize de keçi kılından
yapılmış kuşak bağlardı. Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane köynek diker
fistanın altından Onu giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda külotumuz olmazdı.
Şimdi yazlık kışlık elbiseler var.O zaman bizlerin yazlık kışlık diye elbisemiz
yoktu. Yazın da kışın da bir tek fistanımız bir tane de şayağımız olurdu. Anam
elbiselerimiz kirlendikçe yıkar ateşin kenarında kurutur tekrar sırtımıza
giydirirdi. Evlerde su olmadığı için anam elbiselerimizi Keziban Hatun
camisinin yanındaki Büyük Pınar’ın yanındaki çevirmeye götürür orada yiykardı.
Bizi teşt denen büyük leğende çimdirirdi. Teştten çıktığımızda üzerimize bir
bez veya çarşaf örter ateşin başında elbiselerimizin kurumasını beklerdik.
MERCİMEK
YOLDURUR:
Aksu mahallesinden Muhterem lakabıyla Tatar
Hoca, adı Ahmet soyadı Tepebaşı’nın rahmetli dedesi Çok âlim bir hoca imiş,
Tatar Hoca dini derslerini dedesinden almış. Dedesi cinleri emrine alır her
dediğini yaptırırmış. Hoca bir dönümlük tarlasına mercimek eker. Mercimeğin
yolunma zamanı gelir, ırgat bulamaz. Cinlere yoldurmaya karar verir. Cinleri
yanına çağırır. “Falan tarlada bir dönüm mercimeğim var. Irgat bulamadım, gidin
bu mercimeği yolun.” der. Cinler hocanın sözüne “Tamam!” derler. Hoca “Yalnız
dikkat edin. Yetişmemiş göy olan yerleri yolmayın.” der. Cinler hocaya “tamam”
deyip yanından ayrılır. Cinler o gece mercimeğin tümünü yolarlar. Mercimeği tarlanın ortasına harman ederler.
Cinlerden birisi hocaya gelerek“Mercimeğinizi yolduk.” Hoca cinlere teşekkür
eder. Sabahleyin mercimek tarlasına gider. Hoca ne görsün tarla birden
yolunmuş. Bunu gören hoca kızar. Acele cinleri yanına çağırır.“Neden mercimeğin
göylerini de yoldunuz. Emeğimi mahvettiniz.” deyince cinler hocaya “Gece
yolduğumuz için karanlıkta fark edemedik.” derler. Hocadan özür
dilerler. Sevgili okurlar Bu olaya birçoğunuz inanmayabilirsiniz. Fakat bu olay
gerçekten Aksu’da yaşanmış bir olaydır. Anlattığım bu muhterem hocamızın dedesi
öyle sıradan bir hoca değilmiş.
MERKEP ELİNİ ISIRMIŞ:
Köylünün biri
merkebinin yularından çekerek bahçeye otlatmaya götürür. Yolda giderken merkep
aniden sahibinin elini ısırır. Eli kopma derecesine gelir. Adam bağırır.
Merkebe bir tane vurur. Merkep elini bırakır, eli kanar. Koşarak sağlık ocağına
gider “Eşek elimi ısırdı.” der. Sağlıkçılar yarayı pansuman edip. Adama tatanoz aşısı yaparak. Sağlıkçılar eve
gelirler. Merkep evin önünde bağlıdır. Merkebi muayene ederler. Kuduz olmadığı
ortaya çıkar.“Sen yinede bir hafta bize gelip merkebin durumu hakkında ilgili
bilgi vereceksin.” derler. Adam “Tamam!” der. Sağlıkçılar gider, merkebe sopayı
çeker. “Sağlıkçılar sana önem verdiği kadar bana önem vermediler.” deyip
merkebi iyi bir döver. Merkep anırsa da dinlemez merkebe döner “Ben seni aç
koymadım, susuz bırakmadım. Bu elimi niye ısırdın.” der. Merkebi ikinci kez
döver. Birkaç gün merkebe ne yem nede su verir. Merkebe derki adamların
geldiklerinde beni şikâyet edersen seni defalarca döver seni öldürürüm der.
MESES KESİYORUM:
Bir çiftçi
tarlasında çift sürerken mesesi kırılır. Çiftçinin kulakları duymazmış. Meses
kesmek için tarlanın kenarında bulunan iğdeden meseslik keserken. Oradan geçen
bir yolcu çiftçiye selam verir. Çiftçi, yolcuya “Meses kesiyorum meses.” der.
Yolcu tekrar dönüşünde çiftçiye kolay gelsin der. Çiftçi “Kısa olursa bir daha
keserim der. Yolcu çiftçinin iyi duymadığını anlar. “Hadi bana eyvallah. Kolay gelsin” der. Meses:
çift sürerken öküzlere vurmaya yarayan çiftçinin el sopasıdır.
MİSAFİR
BULDUĞUN YER:
Kara Ömer hanımına “Cano ile şurada
kırk yıllık komşuyuz. Bir gün bizi davet etmedi. Bari biz kendilerini davet
edelim.” der. Cano’ya çocuk gönderirler. Çocuk “Cano emmi akşam bize
davetlisiniz.” der. Komşu daveti kabul eder. Kara Ömer hanımına “Misafire ne
yemeği hazırlayacaksın?” deyince Hanım ‘Tarhana ıslarım yesinler.” der. Komşu
akşam hanımıyla beraber gelirler. Hoşbeşten sonra sofraya ıslanmış tarhana
getirilir. Cano hanımına, hanım Cano’ya bakar. Birer lokma alıp çekilirler.
“Yiyin komşu yiyin.” deyince “Cano tarhana bizim evde de var. Komşumuz kırk
yılda bir bizi davet ettiğine göre bir tavuk kesmiştir.” Dedik der. Kara Ömer “Komşu
kırk yılda bir defa siz de bizi davet edeydiniz de bir bardak su vereydiniz?”
der. “Bize gelen misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.” der.
MERAKLIYMIŞ:
Daşo dedenin
bitmez tükenmez gerçek yaşadıkları var. Daşo durmadan topal merkep alırmış.Aldığı
topal merkepleri eve getirir, hanımı kızar.
“Ne yapacaksın bu topal merkepleri. Kime satacaksın?” der. Daşo “Hiç
sorma hanım. İnşallah benim gibi bir meraklısı gelirde hepsini birden satarız.
Epey paramız olur.” der.
MUSKA YAZDIRIR:
Mercen obasında ikamet eden Kır Ali Hacı
Yusuf’un kayın validesinin ineği hastalanır. “Hacı yavrum bizim inek
hastalandı. Köye gittiğinde Molla hacıya bir muska yazdır” der. 250 kuruş para
verir. Parayı alır Hacı köye gelir. Molla Hacı’yı arar bulamaz. Hacı bir köşeye
oturur cebinden bir parça kâğıt çıkartır Kâğıtlara rasgele bişeyler yazar.
Muska şeklinde dürer. Eve geldiğinde kayın validesi “Hacı hani muska” der. Hacı
muskaları çıkartır tarif eder. “Şunu suya ısla, üç gün suyunu içir” der. “Şunu
boynuzuna tak. Şunu da ulu bir ağacın dibine göm” der. Kayın valide hacının
dediklerin yapar ineği iyi olur. Hacıda 250 kuruşu harcar.
MEVLİT OKUTTUĞU GİBİ:
Köyde komik ve
yaşlı adam Kara Ömer, namazını her gün Keziban Hatun Camisinde kılarmış. Cemaat
ikindi namazın kılar. Kara Ömer ayağa kalkar. Cemaat “Mevlit okutacağım, bize
buyurun.” der. Kendisi acele camiden çıkar. Eve gelir. İçeri girer, kapıyı
içerden kilitler. Biraz sonra cami cemaati gelir. Bakarlar kapı kilitli. Hiçbir
şeyden haberi olmayan hanım, kapıyı açar. “Hanım kapıyı açma beni döverler”
der. “Önce beni sakla, kapıyı öyle aç.” der. Hanım Kara Ömer’i saklar. Kapıyı
açar, bekleyen misafirlere “Buyurun ne
diyorsunuz?” der. Cemaatten biri “Ömer amca mevlit okutacağın söyledi geldik deyince.”
Bu sesi duyan Kara Ömer saklandığı yerden hanımına, “Gelen misafirlere söyle,
mevlit okuyacak hoca bulamamış. Başka zaman gelsinler.” der. Hanım kocasının
dediklerini cemaat a söyler. Herkes çekilir, evine gider. Hanım “Ömer niye
Millet’e yalan söyledin. Ayıp olmadı mı?” der. “Boş ver onları kandırdım.
Akıllı olalar kanmayalardı der.
ON KURUŞUMU BİLİRİM:
Bir gün
motosikletim ile giderken mahallede bir tavuk tepeledim, tavuk öldü. Sahibi bir
amca yanıma geldi.“Tavuğunuzu tepeledim parasını vereyim” derken içerden
ağlayarak bir kız çocuğu geldi.“Tavuğumu öldürdün. Benim paramı ver” diye
ağlıyordu. Çocuğa bir lira verdim almadı. Ben on kuşumu bilirim dedi. Amcaya
beş lira verdim. Kendisi de çocuğa yirmi beş kuruş verdi. Çocuk parayı alınca
ağlamaktan vaz geçti. Meğerse on kuruş diye yirmi beş kuruş istermiş.
ORUCU
YİYORMUŞ:
Aylardan ramazan ayıymış yani oruç ayı
bu ayda büyük küçük herkes oruç tutar. Bir gün komşunun biri komşusuna gelir
komşusu yemek yiyor. Komşusu soruyor “komşu bu ay ne ayı der?” Oda ramazan ayı
der sen oruç yiyorsun günah değil mi der.?
Bak hele komşu Allah’a oruç lazımsa bana şeker hastalığın vermeyeydi. 30
günü baştanbaşa tutardım der. Diğer komşu anladım komşu anladım afiyet olsun ye
komşu ye der.
PEŞİN ALIRIZ:
İki usta Memiş
İsmail ve Cuhla Ömer bir vatandaşın evin yapıyorlarmış. Öğleye kadar
çalışırlar. Bakıyorlar duvar uçacak. İkisi bir duvara dayanırlar. Ev sahibi
gelir. “Niye Çalışmıyorsunuz” der. Ustalar “Biz borca çalışmıyoruz. Yevmiyemizi
peşin vereceksin. Yoksa yaptığımız duvarı geri yıkarız.” derler. “Ev sahibi ev
bitmeden para verilir mi? evimi bitirin, paranızı alın.” der. Duvar zaten
yıkılacak. “Para peşin değilse bizde duvarı geri yıkıyoruz.” deyip ikisi bir
duvarın önünden kaçarlar. Yaptıkları duvar da kendiliğinden yıkılır.
PENCEREYİ AÇ:
Adamın biri
bilgisayar alır. Ama kullanmasını pek bilmez. O zamanlar MSN çok meşhurdur. İlk
defa bir arkadaşıyla çetleşiyor. adam; “pencereyi açar mısın?” deyince kalkıp
odanın penceresini açar.Aradan az bir zaman
geçer tekrar sorar pencereyi “açtım” der. “Arkadaşım sana kamerayı aç
dedim” deyince “kameradan pencere mi olur doğrudan kamerayı aç deseydiniz” der.
Ve kamerayı açar. Arkadaşıyla görüntülü olarak görüşür.
REZİL Mİ OLAYIM:
Ceritli esnaf
Çoban Hacı’ya bir komşusu gelir Hacı “Birine borcum var bana on lira ver yarın
geri veririm.” deyince Hacı, “Borçlu yarına kadar bekleyemiyor mu? Hacı
komiktir dur paraya sorayım. Ver derse vereyim.” der Hacı cebinden parayı
çıkartır.“Komşu seni istiyor verip de mi rezil olayım, vermeyim öylemi rezil
olayım.” der. Sonra komşuya döner; “Paraya sordum verme rezil ol daha iyi
dedi.” der. Çoban Hacı Kırıcı (2004) yılında vefat etmiştir. Allah rahmet
eylesin.
SARIKLI GÖRSEYDİN:
Aksu
mahallesinde ikamet eden merhum Mehmet Aygörmez’in lakabına Daşo derlerdi. Bu
insan Nasrettin Hoca gibi biriydi. Bir gün Bozlar köyüne çalışmaya giderken yolun
kenarında bir gazete parçası bulur. Okuma yazması olmayan Daşo kâğıdı eline
alır. Yolun kenarına oturur. Kâğıda bakarken başı sarıklı bir yolcu gelir.
“Amca elinizdeki ne?” der. “Oğul şurada bir kâğıt parçası buldum, bakıyorum
benimle konuşmuyor der. Yolcu, “Gazete insanlarla konuşmaz” der. Gazeteyi
Daşo’dan alır sesli sesli Okumaya başlar. Daşo merak ederek dinler. “Allah
Allah benimle neden konuşmaz diye düşünür.” Yolcu oradan ayrılır. Daşo tekrar
gazete parçasını eline alır bakar bakar ses yok “Konuş sene (..diğim) şimdi bir
başı sarıklı görsen dil verir söylerdin.” der.Daşo emmi (1965) yılında vefat
etmiştir. Kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz.
SARI ÇİZMELİ ADAM:
Esnafımız beş vakit namazlı abdestlidir. Vakit
öğlen ezan okunur. Dükkânı çocuğa bırakır. Camiye gider. Birazdan dükkâna bir
adam gelir. Çocuğa babasın sorar. “Camiye gitti.” der. “Birkaç parça
alacaklarım var.” der. Çocuk verir. “Hani para?” dediğinde, “Şöyle bir kenara
yaz. Geldiğinde babana söyle, o beni tanır.” der. Çocuk, “Amca isminiz ne?”
der. “Sarı çizmeli adam.” der. Çocuk kenara sarı çizmeli adamı yazar. Babası
camiden gelir. “Ne yaptın oğlum ?”der. “Birkaç parça sattım baba.” der “Hani
parası deyince adam borca yazdırdı. Adını aha şura yazdım.” Baba okur Oğlum kim
bu sarı çizmeli adam?” der “Ne bileyim ayağında sarı çizmesi vardı. Senin
tanıdığını söyledi.” “Oğlum ben ne bilirim sarı çizmeli adamı desene bir
üçkâğıtçıya düşmüşüz.” Adam acele çarşıya çıkar, sarı çizmeli birine rastlamaz.
Dükkâna gelir sarı çizmeli adamı defterinden siler. Çocuğa tembih eder “Ben
olmadığım zaman sakın kimseye bir şeyler satma!” der.
SAVCIYA
ÇÖKER:
Kerem Salman
zamanında üç beş yıl esnaflık yapmış bir insandı. Beş vakit abdestli namazlı
muhterem bir kişiliğe sahipti. Sonraları kafayı üşüttü esnafların dükkânlarının
camlarını, arabaların camlarını kırmaya başladı. Birkaç defa akıl hastanesine
gönderildi yine bildiğinden geri kalmadı. 06.06.1997 tarihinde Akdere
Mahallesinde elektrik direğine tırmanır, Yüksek gerilim hattına kadar çıkar.
Elektrik çarpınca direkten düşerek oracıkta ölür. Kerem Salman öldüğünde Ejder
çok sevinmişti. Ejder’le Araları pek iyi gitmezdi. Vatandaşın biri Ejder’e
Savcı Bey, Kerem Salman’ı geri diriltmiş der. Bu lafı duyan Ejder adliyeye
koşar. Savcıların hâkimlerin çıkacağı kapıyı bekler, Aslında Ejder savcıyı
hâkimi tanımaz, ilk gelen bir hâkim olur öfkeyle sen Kerem Salman’ı dirilttin
ha deyip üzerine saldırır hâkim şaşırır. Vatandaş Ejderi Hâkim’den zor ayırır.
Hâkim ayağa kalkar Ejder’e tokat atarken. Orada bulunanlar Efendim o bir mecnun
derler. Ejder’i salondan dışarı çıkarırlar. Olayda böylece biter. Ejder
28.12.2006 Tarihinde
Kahramanmaraş’ta vefat eder. Allah her ikisine de rahmet
eylesin…
SARHOŞ İLE DEĞİRMENCİ:
Eskiden köy
kahvelerinde bira içmek serbestti. Adamın biri herkes içiyor bari bende içeyim
demiş. Kış geldiğinde Cerit’e üç dört metre kar yağardı. Adam içer, içer iyice
sarhoş olur. Kalkar evine doğru yol alır. Yolun kenarında bir değirmen var.
Değirmenci hava almak için değirmenden çıkmış. Karşıdan bir sarhoş düşe kalka
gelir değirmenciye selam verir değirmencinin üstü başı bembeyaz un içinde
sarhoşa “dur hele der.” Sarhoş durur. “Değirmenci bak hele ben kime dönmüşüm
deyince” sarhoş sen kafire dönmüşsün sen Yahudi’ye dönmüşsün Ve daha bir çok
laflar eder. Değirmenci güler sarhoş ayıkır. Bire zalim adam sen yönünü bana
dönmüşsün bana kelimeler saydırıyorsun deyip değirmenciyi kovalar.
SEN SİLİKSİN:
Bir arkadaşımız
yeni yeni çalıp söylemeye başlar. Yıl 1972 Söylediklerini teyp kasetlerine
kayıt eder. O gün doldurduğu kaseti teybin içinde unutur. Çocuklardan biri
yanlışlıkla teybin kayıt tuşuna basar ve tüm kaseti siler. Aradan zaman
geçer.Kızına “Geçenlerde bir kaset doldurmuştum. Getir de dinleyelim.” der. Çocuk
teybi getirir adam play tuşuna basar. Kasette ses yok. “Bu kaseti kim silmiş.”
der. Çocuklar “Bizim haberimiz yok.” der. “Sizin haberiniz yokta bir başkası mı
geldi sildi.” Dediğinde, kız “baba sen siliksin.” der. “Kızım hayır!” der. Kız
yeminle “baba vallahi sen siliksin der. “Ben silik değilim.” dediğinde çocuk
suçlanır. “Öyle demek istemedim. Kaseti sen siliksin dedim” der.
SEN
SOR SENE:
Rahatsız olan
babayı oğlu bir gün doktora götürür. Baba biraz kafadan rahatsızdır. Doktor.
Amca “Neyin var, neren ağrıyor?” dediğinde ben ne bileyim sen“Doktor değilmisin
bil” Der. Doktor muayene eder. Hastaya bazı sorular sorar. Hasta doktorun
sorularına hep ters cevaplar verir. Doktor hastaya tekrar döner oğlunu
gösterir “Bu senin oğlun mu?” der. Hasta
doktorun gözüne bakarak “Niye sen sor sene sen küskün müsün?” der.
SEN
DE Mİ BİLİYORDUN?
Seksen
yaşlarında saf fakat sinirli biri olan amca vardı. Lakabına (Pico) derlerdi.
Mahallede çocuklar ona takılırlardı. Çocuklara çok sinirlenen amca tuttuğu
çocuğu döverdi. Bir sabah evden çıkar, bahçeye çalışmaya gider. Bahçede
çalışır. Eve dönme vakti gelir. Elma ağacına serçe türü bir kuş konar. Başlar
viç, viç, Vico diye ötmeye kuşa sinirlenir. Sen adımı nerden biliyorsun diyerek
eline bir taş alır kuşa fırlatır. Tesadüf müdür bilinmez attığı taş ile kuş
yaralanır. Kuşu yakalar eline alır, boynunu sıvar. “Doğru söyle benim (pico)
olduğumu sana kim Söyledi?” der. Kuş bakar durur. Aynı soruyu tekrar eder.
Kuştan yine cevap yok. Kuşa “Benim adım Ahmet’dir, bir daha adımı çağır.” der.
Ve kuşu öldürmeye kıymaz, doğaya bırakıverir.
SÖNDÜREMEMİŞ:
Babam bakkala
gider bir el feneri alır, eve getirir. El fenerini anneme verir “al şunu
kaldır” der. Feneri ilk defa gören annem uğraşırken feneri yakar fakat
söndüremez. Götürür bulgur Çuvalına sokar. “Hah şimdi söndün.” der. Bir gün
sonra babam “el fenerini bana getir” der. Anam çuvaldan feneri alır, Getirir.
Fener yanmaz. Fenerin pilleri bitmiş. Babam “bu feneri yeni aldım, pilleri de
yeniydi.” deyince anam “Uğraşıyordum, yandı, söndüremedim. Götürüp bulgur
çuvalına soktum.” der. Babam anneme kızar “niye bana söylemedin de çuvala
soktun” der.
ŞEKERİNİZ
VAR MI?
Toko lakabıyla bilinen mukallit insanın
biridir Toko Ali. Doktora gider. Ali ameliyat olacak. Hemşire sorar “Şekeriniz
var mı?” der. Toko “Geçen sene bir torba almıştım bitti mi bitmedi mi haberim
yok.” der. Toko Ali’nin mukallit biri olduğunu anlayan Doktor, “Hastalığın ne?”
der. “Sen doktor değil misin bil” der. Doktor Ali’yi muayene eder. Ali
hastalığının ne olduğunu sorunca Doktor; “neren sağlam ki? Sen ölmüşsün haberin
yok. Buraya nasıl geldin?” der. Hazır cevaplı Ali “köyün dolmuşuyla geldim.”
der. Doktor, “Ali amca bir şeyi unutmuşsun sen de kalpte varmış.” deyince Ali
“ben biliyordum da sen bilecek misin diye söylemedim.” der.
ŞAŞIYORLARDI:
Bir gün bir
vatandaş Maraş’a gider. Arabadan İner etrafa şöyle bir bakar. İnsanların kimi
aşağı kimi yukarı giderler. Vatandaş alacaklarını alır köye döner. Kendisi
hazır cevaplı bir insandır.Köye geldiğinde komşularından biri sorar “Maraş’ta
ne var ne yok” deyince “ne olsun Millet’te bir şaşkınlık.Bir telaş kimi aşağı
kimi yukarı gidiyordu göçeceklerdi galiba hazırlık yapıyorlardı” der.
TENEKE HASTALIĞI VAR:
Çağlayancerit’e
yabancı bayan, erkek bohçacılar gelir giderler. Bir gün cıncık boncuk satan iki
bayan bir eve gelirler. Evin hanımına
bir şeyler satmak isterler. Hanım “İhtiyacım yok.” der, bir şey almaz. Hanımın
boynunda on iki tane iki buçukluk Büyük Cumhuriyet altınlarını görürler.“Bir
rahatsızlığınız var mı?” diye sorarlar. Hanım “Biraz rahatsızım.” der.“Sende
teneke hastalığı var.” der.“Biz bu hastalığı başınızdan def ederiz.” deyince
hanım sevinir. “Evde boş teneke var mı?” derler. Hanım “Var.” der. “O tenekeyi
getir.” derler. Hanım gider tenekeyi getirir. “Otur bakalım.” derler. “Önce şu
altınları çıkar, bir mendile sar, götür içeri koy gel.” derler. Hanım altınları
içeri koyar gelir.
Diğer hanım
altınların nereye konduğunu takip eder. Öbürü, ev sahibi hanımın başına
tenekeyi geçirir. Tenekeyi sağından solundan tıngırdatırken diğeri içeri girer.
On iki tane büyük Cumhuriyet altınını konulduğu yerden alır. Bir iki daha
teneke tıngırdatılır. Altınlar sağlama alındığında teneke kafadan çıkarılır.
Hanıma “Bir saat yerinden kıpırdama burada otur derler.” Evden ayrılırlar.
Bohçacı bayanlar ileri sokakta bekleyen taksiye binerek uzaklaşırlar. Böylece
hanımın on iki tane büyük Cumhuriyet altınları da açıktan çalınmış olur. Lütfen
vatandaşlarımız uyanık olsunlar. Bu yöntemlerle çeşitli hırsızlıklar, soygunlar
Yapılmaktadır
TELEFON EDER:
Bir annenin
oğlu askere gider. Oğlu eve ne bir mektup ne de telefon eder. Anne oğlundan
mektup bekliyor. Annenin iki gözü akar çeşme. “Oğluma bir şey mi oldu? Neden
mektup salmıyor?” diye ağlar. Annenin bu feryadını gören damadı santrale gider
kayınvalidesine telefon eder. “Anne ben oğlun Ahmet, beni merak etme. Ben
rahatım.” deyince anne ağlamaya başlar. Damadı “Şimdi beni de ağlatacaksın.”
deyip telefonu kapatır. Bir müddet sonra oğlundan telefon gelir. Anne yine
“Oğlum nerelerdesin? Daha önce bizi aramıştın. Ondan sonra aramadın.” Der.
Oğlu, “Yok anne ben sizi ilk defa aradım.” der.Anne şaşırır. Birkaç gün sonra
damadı eve gelir. “Damadına dün Ahmet aradı, konuştuk. Daha önce arayan
başkasıymış.” deyince damadı “seni arayan ben idim. Hep ağlıyordun. Senin
ağlamana dayanamadım. Ahmet’in adına ben aradım.” der.
TEF SANMIŞ:
Gıco ile Kibar
Hasan bir gün komşularından birini ziyarete giderler. Oturup sohbet muhabbet
derken yemek saati gelir. Evin hanımı bir kaç yumurta pişirir. Bir tepside
kavurma ile sofraya getirir. Köyde elektrik yok, ev karanlıktır. Gıco
yumurtayı, Kibar kavurmayı yer. Yemekten sonra kalkıp giderler. Yumurtayı yiyen
Gıco. “Ben yumurtayı yedim, sende çürük tefi yedin.” deyince Kibar Hasan “Vay
ahmak vay! Sen öyle san benim yediğim kavurmaydı.” der. Gıco “Yapma ya ben onu
tef sanmıştım” der.
TUZ ATTIĞI GİBİ:
Zamanında Oruçpınar’ı
köyünde yaşayan mukallit bir insan olan İnce lakaplı biri vardı. Çevre köylerde
yapılan düğünlere davet edilir. Bir gün Çağlayancerit’te bir düğüne gelir.
Düğünde gereken oyunları oynar.Halk’ı güldürür coşturur. Akşam olduğunda bir
tanıdığın evine misafir olur. Evin hanımı pilav pişirmek için ocağa bir tava su
koyar. Pilavın tuzunu atar, Dışarı çıkar. Biraz sonra gelin gelir. Bir avuç tuz
da o atar. Bir birlerin tembih etmiş gibi iki dakika sonra kız gelir bir avuç
tuz da o atar. Bunları gören İnce “Bugün nasıl olsa aç kaldık.” deyip Bir avuç
tuz da kendi atar. Hanım gelir, kaynayan suya iki tepsi bulgur koyar. Pilav
pişer, ocaktan indirir.Hanım pilavı yağlar, sofraya getirir.Bir lokma alan
diğerinin gözüne bakar.İnce pilava hiç uzanmaz. Hanım İnce’ye “Sen niye
yemiyorsun?” der. İnce “Benim karnım tok.” der. Anlaşılır ki pilav tuzundan
yenmiyor. Hanım “Bu neyin nesi ben pilava bu kadar tuz atmadım.” deyince ince
duramaz “bir avuç tuz sen attın, bir avuç gelin attı, bir avuç kızın, bir
avuçta ben attım.” der.
TIKILATTIRRIM:
Kışın avaralık
günlerinde insanlar kahvehaneye pişti oynamaya giderler. Biz de dört arkadaş
pişti oynamak için gittik. İskambil kâğıtlarını karıştıran arkadaşım bana
“Kâğıdı kes.” dedi. Ben de muziplik olsun diye kesmedim. Masayı tıklattım.
Arkadaşım“şimdi sana tıkılattırrım yavaş.” dedi. Yine muziplik olsun diye “ben
senin arkadaşınım. Git başkasına tıklattır.” dedim. “Arkadaş ben öyle
dememiştim. Doğru sözümü tersine çektin. Senin alacağın olsun” dedi. Bu sözü duyan
kahvehane Halk’ı kahkaha atarak gülüştüler.
UĞURLU VE UĞURSUZ BAŞKAN:
Çağlayancerit
1986 yılında kasaba oldu. İlk belediye başkanlığını (Hasan Kekil) kazandı. O
sene durmadan depremler oldu. İkinci dönem Nazım Engizek kazandı. O sene yıl
kuraklık gitti. Baba Hasan Kekil fanatiği, oğlu Nazım Engizek fanatiği. Kendi
aralarında başkanlar hakkında uğurlu başkan uğursuz başkan eleştirisi yaparlar.
Baba “Nazım’ın rızkı dar, başkanlığı kazandı, sene kuraklık gitti.” Oğlu “Baba
Hasan Kekil kazandı, köyde depremler oldu. Evimizde yatamıyorduk.”Deyince
babası “Oğlum deprem Allah’ın işi.” Oğlu, “Baba Nazım’ın gününde yıl kuraklık
gitmişti o kimin işiydi?” der. Baba, ”Sen oraları
Karıştırma.” der.
YORULMUŞ:
Sokakta bir cip harıl harıl çalışırken,
yaşlı bir teyze bahçeden ineğine ot getirir. O sokağa geldiğinde park etmiş bir
cipe rastlar. Cipin sağına soluna bakar.“Vah vah bu hayvanı yormuşlar. Açlıktan
hır hır ediyor.” deyip elindeki otu cipin önüne Koyar. Biraz bekler. Cip otu yemez.
“Ye hayvan ye burnundan soluma ye.” der. Orada bulunanlar “Teyze o ot yemez
katır değil cip cip!” derler. “Her neyse işte yorulmuş yazık yazık!” der. Bu
saf teyzenin Hıltlar sülalesinden olduğu söylenir.
YANNIKLIK İÇİN GELDİM:
Mahallede
kulağı hiç duymayan yaşlı bir teyze varmış. Tanıdığı birinin evine gider. Ev
sahibi yaşlı teyzeye “Hoş geldiniz?” der. Teyze “Yannıklık için geldim.” der.
Adam galiba duymadı deyip tekrar hoş geldin der. Teyze “iki keçi bir de koyunum
var.” Der. Adam teyzeye, “Ben ne diyorum sen ne diyorsun?” deyince “Oğlum
yoğurdum ekşiyor yannık için geldim.” der. Adam “Teyzenin işi gücü yannık.
Kulağı da hiç duymuyor.” deyip yakın komşusundan bir yannık satın alır, teyzeye
verir. Teyze; “Oğlum Allah senden razı olsun.” Der. Ve sevinerek evine gider.
YEDİĞİ ÇANAĞA (s.çıyor)
Daşo dedenin
sığırı, davarı, katırı, bir merkebi kapısından eksik olmazmış. Merkebi çok
huysuzmuş. Ahırda diğer hayvanları rahatsız edermiş hayvanların yem yediği
ahırlara ve kendi yem ahırına (..çarmış). Mevsimlerden kış, bir gün böyle iki
gün böyle derken Daşo dede kar yağmasını bekler. O gün çok şiddetli kar
yağıyormuş. Ahırdan merkebi dışarı çeker sırtından Semerini alır karın altına
sürer. Bunu gören evli oğullarından biri Babasının yanına gelir.“baba eşeğin
suçu ne de kışın günü karın altına sürdün yazık değil mi?” deyince “oğlum O
nankör yediği çanağa (..çıyor)” onu boşadım der. Oğlu ne kadar ısrar ediyorsa
da baba “o üçten dokuza benden boş onu boşadım” der. Bu söz üzerine oğlu
merkebi alır kendi evine götürür. Daşo dede merkebi bir daha evine koymaz.
YOLCU DEĞİL KÜRT:
Çağlayancerit’ten Kahramanmaraş’a her gün dolmuşlar gider gelir. Bir gün
Maraş’tan gelen bir dolmuşu göynük karakolunda askerler durdururlar komutan
dolmuşta fazla yolcuların olduğunu görür. Şoföre “Arada yolcu gider mi? Bunlar
neci?” der. Şoför hazır cevap olarak “Komutanım onlar yolcu değil. Kürt.” der.
Komutan “Bu defa sana ceza yazmıyorum. Bir daha arabanıza fazla yolcu almayın.”
der. Şoför devam eder. Bozlar köyüne geldiğinde durur. Aradaki yolcular iner
şoför “Para!” der. Yolcular “Biz yolcu değiliz. Biz kürt’üz.” derler ve böylece
şoföre para vermezler. Şoför Pala Şahindir.
YOLDA
BİR ŞEY BULMUŞ:
Bahçeye
giderken kadın yolda bir telsiz telefon bulur. Telefon olduğun bilmez, alır
bahçeye götürür. Bir kenara bırakır, bahçe işlerini bitirir. Telefonu alır eve
gelir. Biraz sonra telefon ötmeye başlar. Kadın panikler. Telefonun üzerini
minderlerle kapatır. Telefon yine de çalar. Biraz sonra ses kesilir. Kadın “Oh
be kurtuldum.” der. Aradan on dakika geçer, yine çalar. Kadın oğlunun evine
gider. “Oğlum bahçeye giderken yolda bir şey buldum. Bahçede seslenmedi. Eve
getirdim ötmeye başladı. Üzerine
minderleri kapattım yine susmadı.” der. Oğluyla eve gelir. Üzerinden minderleri
alır. “Ana bu bir telefonmuş. Bundan
korkulur mu?” deyince “ne bileyim ben” der. Oğlu telefonun sahibini bulur,
teslim eder.
YUMURTA YEMEZ:
Cerit’te
bakkal yok. Camız emmi ve oğlu Ahmet alışveriş için Kahramanmaraş’a giderler. O
gün maraşta yasinin hanında yatarlar.Sabahleyin alışverişlerin yapıp eşyaları
heybelere koyar, yaya olarak düşerler yola ikindi vakti Başdervişli köyüne
gelirler, acıkırlar. Camız emminin tanıdığı bir arkadaşının evine varırlar.
Evin hanımına “Bacı biz acıktık bize bir yemek ver.” der. Hanım üç beş tane
yumurta pişirip sofraya getirir.Oğlu Ahmet muzibin biri “Bacı keşke bu
yumurtaları pişirmeseydin. Babam yumurta yemez.” der. Baba utanır yumurtadan
bir lokma bile almaz. Ahmet yumurtayı yer. “Babam tarhana yer.” der. Kadın bir
tepsi tarhana ıslar getirir. Yaşlı baba tarhanadan bir diş alır yiyemez. Çünkü
ağzında diş yok. Baba aç oğlu bir tepsi yumurtayı yer. Yola koyulurlar. Baba
köyün yakınındaki üzüm bağlarına girer. Ahmet kendi kendine “Babam aç kaldı. Üzüm yemeye bağa girdi.
İnşallah bir salkım da bana getirir.” der. Babası üzüm ile karnın doyurur.
Eline bir salkım üzüm, bir de sağlamından serpene alır. Gelir oğluna üzümü uzatırken
bileğinden yakalar “(..diğimim oğlu) Benim yumurta yemediğim sana mı kaldı da
beni aç bıraktın?” deyip elindeki serpeneyi Ahmet’in üzerinde kırar. Ahmet’in
yediği yumurtayı baba burnundan getirir.
YÜZÜNE KONUŞURUM:
Birkaç kişi
akşam bir komşuya giderler. İçlerinden biri o kadar safmış ki televizyon
haberlerini izlerken o günün başbakanı Ulus’a Sesleniş konuşması yapıyormuş.
Başbakan sözü bitirir. Adam öfkelenerek başbakana “Sen sus boşuna konuşuyorsun.
Seni görmedik mi? Hep yalan söylüyorsun deyip ardından da kusura bakma “Ben adamın yüzüne konuşurum.” demiş.
Arkadaşları gülmüşler. “Başbakan senin dediklerini duydu mu? Yüzüne
konuşacaksan Ankara’ya git, orda konuş.” demişler. Adam “Allah Allah şimdi
başbakan Dediklerimi duymadı mı?” demiş. Arkadaşları “Duymadı.” deyince “Desene
bütün öfkem boşa gitti. Tüh be!” demiş.
ZATEN ÖLECEĞİM:
Sahipsiz ve
kimsesiz Ahmet amcamız babasından kalma, kapısı kırık, penceresi naylon,
duvarların sıvası dökülmüş, üzerinden birkaç mertek kırık, çamur duvar taştan
yapılı evde yaz kış yaşıyordu. Dünya malından hiçbir şeyi olmayan Ahmet amcanın
bir davulu bir de zurnası vardı. Düğünlerde zurna çalar. Ramazan ayında davul
çalarak köy Halk’ını sahura uyandırırdı. Bu insan akşamüstü bir arkadaşına
“yoldaş bana bir ekmek al” der. Arkadaşı ekmeği alır. “Kuru ekmeği nasıl
yiyeceksin içine bir şeyler alayım.” der.“Zaten öleceğim kuru kuru yerim daha
iyi der. Arkadaşı “Ahmet amca o nasıl söz ölmek o kadar kolay mı?” der. “Kolay yoldaş kolay” der. Aldığı ekmeği
koynuna koyar. Eve varır. Ekmeği yemeden yatar. Yatış o yatış ekmek koynunda o
gece Hakkın rahmetine kavuşur. Allah rahmet eylesin.
Âşık Ali Ataş
Kahramanmaraş ve
yöreleri
|
Derleyen: Âşık Ali Ataş
|
Derleme Yılları:
1966/2020
|
Ben ilkokul mezunu yazarım. Kelime ve imla
hatalarım
Olmuş olabilir. Okuyucularımdan
özür diliyorum
|
No comments:
Post a Comment