Bölüm (02)
BALI
YEMEZDİK:
Zamanında babamın
otuza yakın kara kovan arısı olurdu. Şimdikiler gibi babam petekleri eliyle
kovana koymazdı, arılar kendisi yapardı. Şeker şerbeti vermezdi. Tükenmez
balımız olurdu. Babam balı yelo esnafına verirdi. Yerine helva alırdı.
Yemeklerden sonra anam bize birer dürüm helva verirdi. Zevkle yerdik.
BAŞIMA
GELENLER:
Daha önceleri nüfus
cüzdanları defter halindeydi. Soyadımın Ataş olması bana kaba geliyordu. (A)
harfin sildim. Yerine (E) harfin yazdım. Soyadım kabalığın yitirdi. Ateş oldu.
22.11.1968 tarihinde Ali Ateş olarak askere gittim. Yirmi dört ay askerlik
yaptım. Dönüşümde Nüfus cüzdanımı değiştirdim. Soyadımı yine Ataş yazmışlar.
Müdür beye niye böyle dedim kütükte neyse biz onu yazdık dedi. Önceleri yılda
bir kez devlet yoklama yapıyordu. Engizek obamızda adını bilmediğim
Lakabına deli bekçi
dedikleri bir amca vardı. Ona üç beş kuruş verirdik Maraş’a askerlik şubesine
gider nüfus kâğıtlarımızı onaylatır getirirdi. Köyümde 35 yıl esnaflık yaptım
emekliliğim gelmişti Bağ-Kur benden askerlik şubesinden evrak istedi. Şubeye
gittim. Görevli askere nüfus cüzdanımı verdim. “Soyadınız defterde Ateş, nüfus
cüzdanın da Ataş yazılı.” diye asker bana evrakı vermedi.
Askere kafa tuttum.
Komutan görmüş bizi yanına çağırdı. Meseleyi anlattım. Soyadımı deftere yanlış
yazan askerlere kızdı. “Komutanım askerlere kızma ben (A) harfini silip yerine
(E) yi yazmıştım.” Deyince “Peki, bunun suç olduğun bilmedin mi?” dediğinde
“Suç olduğunu bilsem yapmazdım. Yaptığımın suç olduğunu otuz yedi yıl sonra
anladım.” Dedim. Komutan “Nüfusa git aile nüfus kayıt örneğini getir. İstediğin
evrakı verelim.” dedi. Cerit nüfus müdürlüğünden aile kaydımı alıp şubeye
vardım. Gereken evrakı alıp Bağ-Kur müdürlüğüne götürdüm. Böylece 2004 yılının
Şubat ayında 300 Tl ile emekli oldum. Değerli okuyucular bu suçu ben bilmeden
işledim. Siz yapmayın. Bir başka harf de sizin başınızı ağrıtabilir.
BEDDUA
ETTİ:
1985 yılında komşu
köylerden birinde bir ailenin evinin elektrik tesisatını yapmaya gittim. Evde
bir yaşlı teyze, bir de kızımı, gelini mi biri vardı. Teyze nereli olduğumu
sordu “Cerit’liyim.” dedim. “Kızı sana Cerit’li birini sorsam bilirmisin?”
dedi. “Sor.” dedim. “Sizin köyde (Âşık Ali) diye biri varmış.” “Var.” dedim.
“Görürsen benden o terbiyesize söyle. Âşık mıymış neymiş bizim köyün kızlarına
görgüsüz demiş. Biz görgüsüz müyüz?” diyerek başladı beddua etmeye. Anladım ki
30 yıl önce yazdığım bir şiirden dolayı bana kızıyordu.
.
Gördüğüne sırrın açar,
Sonunda kalırlar naçar,
Görgüsüz insandan kaçar,
Bak şu Cerit güzelleri.
.
Tamam dediklerinizi
Âşık Ali’ye söylerim dedim.” Annesi kızdı. “Elin adamına beddua etme. Akrabası
filan olur ayıp olur.” Dediyse de kızı dinlemedi. Bedduaya devam etti. Aşık Ali
şimdi elinize geçse ne yapardınız” dediğimde “o terbiyesizi boğarım.” dedi.
“Buyurun işte o Âşık Ali benim.”boğun beni dedim. “olamaz” dedi. Annesi “Ben
sana akrabası filan olur dedim dinlemedin Adamın yüzüne karşı beddua
ediyorsun.” deyince koşarak başka bir odaya girdi kapıyı içerden kilitledi. Ben
o evden gidinceye kadar dışarı çıkmadı…
BİR YUDUM
ÇAY:
İlkokul dördüncü
sınıfa gidiyordum. Cumartesi, pazar günleri Mahallelerde ayna, tarak, iğne,
cıncık boncuk satıyordum. Hem okul harçlığımı kazanıyorum, hem aileme katkım
oluyordu. Yıl 1959 18 Mayıs gecesi rüyamda baltayı alıp sözüm ona merkeple
Yalağa’ya oduna gittim. O tarihte yalağa’da çok çam ağaçları vardı. Çam
ağaçlarının içinde, Bılız ve Kalaycı lakaplı Ahmet
Yurtal isimli amcayla karşılaştım. Orada Ahmet
amcanın tarlası vardı. Tarlanın başına ateş yakmış mavi ve dışı kirli bir
Çaydanlıkta çay demliyordu. Beni yanına çağırdı. Vardım. Öyle bir çay demlemiş
ki simsiyah içileceği yoktu. Çaydanlığı ateşten aldı, su bardağına çayı
doldurdu, bana uzattı. Bardağı almadım.
“Korkma sıcak
değil.” diyerek bardağı elime değdirdi. Gerçekten bardak buz gibiydi. Şaşırdım.
Bardağı aldım.“Ahmet amca bu içilir mi?” dedimse de çayı bana içirmeye çalıştı.
Bir yudum alabildim. Geriye kalanın döktüm. Aldığım bir yudum ile sarhoş gibi
oldum. Ayakta duracak halim kalmadı. O anda uyandım ki rüyaymış. “Yarabbi! Sana
şükür.” dedim. Uyandığımda başım dönüyordu. Kalktım elimi yüzümü yıkadım.
Tekrar yattım. Uyuyamadım. Sabahı zor ettim. Sabah kalktığımda kahvaltımı
yapmadan okula gittim. Öğretmenime rahatsız olduğumu söyledim. İzin alıp eve
geldim. Bu rahatsızlık bende bir müddet devam etti. Yemek yiyemedim. Anam bana
kızdı. Gördüğüm rüyayı olduğu gibi anama anlattım. Şaşırdı. “Öyle iş mi olur?
Rüyada içtiğin çay sana zarar vermez. Akıllı ol!” dedi. Bir türlü anamı
inandıramadım. Bu rahatsızlık bende epey devam etti bir müddet sonra
rahatladım...
BURNUN
KIVIRMIŞIM:
1973 yılında
elektronik kitaplar okuyarak kendi kendime radyo tamirciliğine başladım. Kısa
zamanda radyoculuğu öğrendim. Gündüz yaptıklarım gece rüyama girerdi. Rüyamda
bir radyonun anahtarı bozulmuş yenisini taktım. Anahtar diye hanımın burnun
tutmuşum burnun kıvırıyormuşum. Hanım “Sen ne yapıyorsun?” diye yüksek bir
sesle beni uyardı.“Radyoyu açmaya çalışıyorum dur” Dedim. “Burnumu kıvırıyorsun
dedi.” Uyandım ilk radyocululuğumda böyle bir anı yaşadım…
ÇIRAK
DURDUM:
İskenderun
çarşısında şiir satıyordum. Bir marangoz ustası “Şiir satmayı bırak,
haftalığına iki buçuk lira vereyim yanımda çalış.” dedi. Ustanın teklifini
kabul edip işe başladım. İş yeri denize yakındı. “Yatacak yeriniz yoksa şurada
küçük tahta kulübemiz var. Burada yatarsın.” dediğinde sevindim. Yatağım filan
yoktu. Bir savanın arasında yatardım. Eski elbiselerim yastığımdı. Bir hafta
kadar marangoz da çalıştım. Çalışmaktan yorulmuş olmalıyım ki gece beni
Kulübeyle götürüp, denizin kenarına koymuşlar. Uykumun arasında bazı sesler
duyuyordum, uyandım ki dalga kulübeye vuruyormuş. Üstüm ıslanmış. Gece saat
üçtü. Kalktım. Her şeyim ıslanmış dışarıya çıktım. Dışarıda sabahladım.
Korkumdan ustanın yanına gidip paramı da almadım. Oradan kaçtım. Gaziantep’e
gidecektim. Yol param yok. Bir otobüse bindim. Biraz gidince muavin para
istedi. “Yok!” dedim. “Paran yokta niye bindin?” diye bana kızdı. Şoför görmüş,
muavini yanına çağırdı ve kızdı. “Parası yoksa beleş gitsin.” dedi.
Antep’e
indiğimizde şoför beni yanına çağırdı. “Nerelisin yiğit?” dedi. “Maraşlıyım.”
dedim. “Harçlığın filan var mı?” diye sordu, Seslenmedim. Nere gideceğimi
sordu. Maraş’a dedim. Yemek paramı da verdi. “Git karnını doyur gel. Seni
Maraş’a göndereyim.” dedi. Karnımı doyurup geldim. Şoför, tanıdığı bir şoföre
“Bu yiğidin parası yokmuş. Ben İskenderun’dan getirdim. Sen de Maraş’a götür.”
dedi. Şoför olur götüreyim dedi. Kendi kendime “Demek ki dünyada merhametli
insanlar tükenmemiş. Allah böyle insanlardan razı olsun. Böyle insanları daima
var etsin.”dedim...
DONUYORDUK:
Yıl 1967, 28 Şubat
mevsim kış. Her taraf kar Maraş’tan pazarcığa geldik beş arkadaş, Pazarcık’tan
bir cip kiraladık Bozlar köyüne gelebildik. Bozlarda kırk santim kar vardı.
Şoför devam etti. Fıstık ağacına kadar zor geldik. Cipi bin bir rezillikle geri
çevirdik. Beş arkadaş karda kışta yayan yürüyerek tuttuk Cerit yolunu. Beş yüz
metre kadar ilerledik. Önümüzde bir anne üç kızı ile beraber, yürüyorlardı.
Onlar bizden önce gelmişler kızlardan büyüğü öğretmenmiş.
Onları tanımıyorduk.
Hayırdır yolculuk nereye dedik Cerit’e dediler. Kar yağıyor tipi fırtına esiyor
siz bu günde nasıl yola çıktınız donarsınız dedik. Beraber geldiğimiz
arkadaşlar ayrıldılar. Arkadaşlar bu bayanlar ne olacak dediğimde “bize ne
bizimle mi geldiler. Biz kendimizi kurtarırsak yeter deyip yürüdüler.” Ben
yalnız bırakamazdım. Çünkü ortalık felaket beraber gidelim ölürsek de beraber
ölelim dedim. Yüz metre İleride iki avcıyla
Karşılaştık
onlara da durumu anlattım biz öleceğiz yardım edin dediğimde “biz çok yorgunuz
sizi bekleyemeyiz deyip avcılarda gittiler.” Kar kalınlığı bir metreyi
geçiyordu. İlerledikçe kar daha da çoğalıyordu. Küçük kız yorulmuştu. Kızı
hopuma aldım öğretmen ve annesi ayakkabıları ellerine alıp ayak yalın
yürüyorlardı. Çünkü çok kötü kar yağıyordu karşımızdan fırtına esiyordu.
Yürümeye halleri kalmamıştı. Ben olmasaydım donup öleceklerdi. Velhasıl
beşimizde donup ölmeden ne hallerle aksuya yetiştik. Bayanları orada Derviş Ali
emmiye, Bunlar sizin misafiriniz dedim. Yarın bir katır kiralar gelirler dedim.
Sabah kalktıklarında anne ve kızının ayaklarının altı su toplamış. Böylece hem
kendi hayatımı hem dört kişinin hayatını kurtarmış oldum. Aksudan tek başıma
yayan yürüyerek akşam namazı Ak dere’ye geldim. Bir eve misafir oldum aynı evde
2 arkadaş daha vardı. Sabah kalktığımızda 3 metre kar vardı hanifoğlunun dibine ce zor geldik oradan ulu
dereye yönlendik. Ulu dereye geldik sular coşuyordu. Bazı yerlerde suyun
kenarından bazı yerlerde suyu geçerek bir saatlik yolu 3 saatte Cerit’e geldik.
Ogün benimle yolculuk eden bu gün dört arkadaşım vefat ettiler. Kendilerine
Allah’tan rahmet diliyorum…
ELEKTRİK ÜRETTİM:
Bahar aylarında
Biçmoluk’a göçerdik. Kabak Tepe’de taş duvarlı üzeri mertek ve çapkılı toprak
örtülü bir evimiz vardı. Evin bir bölümünde sığırlarımız bir bölümünde ailemiz
kalırdık. Tepede gece ve gündüz rüzgâr eksik olmaz. Babama “Eğer izin verirsen
ben elektrik üreteceğim.” dediğimde “Ne elektriği lan. Nasıl yapacaksın.” dedi.
“tamam, izin verdim hadi yap görelim dedi.” dedi. Bisiklet dinamosunun elektrik
ürettiğini biliyordum. Dinamoya iki tane kanat taktım. Evin önündeki ardıç
ağacına monte ettim. Çıkışına kablo bağlayıp içeri götürdüm. Ucuna 6 voltluk
bisiklet ampulü taktım. Dinamo dönmeye başladığında ampul pırıl pırıl
yanıyordu. Sevincimden hopluyordum. Böylece yaylaya göçtükçe geceleri evimizi
dinamoyla aydınlattım. Bir kaç yıl dinamonun ışığında oturduk. Babamdan
aferimler almıştım. Böylece gaz lambasının kokusundan kurtulduk babamı da
masrafından kurtarmış oldum...
Manşet Haber
Tuesday, November 3, 2015
Benim Yaşadıklarım (02)
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment