Bölüm (10)
YAYAN
GİDERLERDİ:
Babam ve köylünün birçoğu senede bir
defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün
sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek,
pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın
ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah
kuşak bağlardık. Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine
köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda
kilotumuz olmazdı. Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı
fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe
evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin
yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi
çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda
yedek elbisemiz yoktu. Üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında
elbiselerimizin kurumasını bekler elbise kuruyunca giyinirdik..
YER
OYNAMIŞTI:
Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir
gün Ayşe halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş
kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire
büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların
üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime
kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi.“Yer
neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek
ısırırmış. Öküzler başını salladığında yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu
kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?”
dediğimde “Oraları karıştırma bir şey
olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının
etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri
ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde anam “Oğlum belli olmaz.”
diyerek geçiştirirdi.
YOĞURT DÖKMÜŞTÜM:
Köyden Maraş’a kaçtım gittim, işsizdim.
Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük
taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam
geldi. İki külek yoğurt aldım.“Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma
aldım. Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına
bakmıyor, iyice yoruldum. “PTT binasının
önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurdun biri
başımdan aşağı döküldü. Diğerinde az bir yoğurt kaldı. Her tarafım bembeyaz
oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Bir adam
külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm. Yoğurt sahibi yakınlarda
gözükmüyordu. Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce
şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.
“Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde
az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İt tepesi mahallesinde bir eve
vardık. Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı.
Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk
acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu
bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı.
“Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç
lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey aklı başında bir hamal
tutsaydın çocuğun. Ücretini ver de gitsin. Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum.
Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne
yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Otuz
kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi.
“Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve
kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı
kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” Gidip para kazanıp yoğurdunuzu ödeyim
dedimse dinlemiyordu. Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni
kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini
sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi. Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum.
Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum.
Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam
sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası Ulu
Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağ
tarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim.
Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu. “Sen kimsin? Ne bu hal?
Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim.
Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı
attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık
yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım.
------------------------------