BİYOĞRAFİ
Bir hüznün
ve yoksulluğun Şairi Âşık Ali Ataş
--------------------------------------
“Âşığın
yürekte çoktur tasası,
Tasa
âşıkların Anayasa’sı,
Hep âşıklar
böyle düşmüş gurbete,
Elinde ya
bir saz, ya bir asası.”
--------------------------------------
İçinde doğup büyüdüğüm, suyunu içip
sokaklarında adımladığım memleketim Maraş, kahraman olduğu kadar da içli,
duygulu insanların memleketidir aynı zamanda. Neşe ve sevinçlerini olduğu kadar
keder ve üzüntülerini de dile getirir onlar. Kimi bunları ak kâğıda nakış gibi
işlerken kimi de sazının telleri ile haykırır dosta ve düşmana karşı…
Biri
şairdir bir diğeri âşık veya yüzyılların deyimi ile ozan.
Baba yurdum Çağlayancerit’in sesi ve nefesi
Âşık Ali Ataş ise hem şairdir hem de ozan. O okuma yazmayı öğrendiği günlerden
itibaren başlar yazmaya. Cerit’i, Ceritliyi, yokluğu, yoksulluğu, Çukurova’yı,
pamuğu anlatır. Sonra bunları seslendirir sazının tellerinde…
En az memleketim kadar çile doludur. Yine de
merhum babam Topuz Hasan’a oranla şanslıdır. İki yıl gecikmeli de olsa bir kafa
kâğıdı vardır en azından. Ülkemin en büyük köyü olan Çağlayancerit’te 11 Temmuz
1946’da anası ekin biçerken tarlada dünyaya getirmiştir o çile insanını.
Yıllar önce köklerimi araştırmak, Cerit
Türkmenlerinin tarihini ve Çağlayancerit’in öyküsünü kaleme almak için yaptığım
çalışmalar esnasında tanımıştım kendisini. Aslında çocukluk yıllarımdan da az
kıt hatırlıyordum.
O yıllarda masa başında radyo ve televizyon
tamiri yaparken görmüşlüğüm vardı. Çünkü Maraş’taki öğrencilik yıllarımda sık
olmasa da Çağlayancerit’e gider, ağabeylerim Köşker Yusuf ve Mehmet Yakar’ın
yanında soluğu alırdım.
Yüzlerce yıllık kültür değerlerini yaşatmaya
çalışan Ceritli şehre uzak olmanın da verdiği olumsuzlukla zamanın çok çok
gerisinde kalmış kocaman bir köydü o yıllarda. Ulaşım tek bir otobüsle, bazan
kamyonla olurdu. Köşker Yusuf Yakar Ağabeyimin kamyonunun kasasında da çok
yolculuk yapmıştım. Bozlar kısığını geçip Cerit’e girdiğinde sanki eski
zamanlara yolculuk yapmış gibi oluyordu insan.
İşte bu
yoksulluğu ve sahipsizliği Ali şu şekilde dile getirmiştir. Şair ve ozan Âşık
Ali Ataş:
-------------------------------------
“Sahipsiz
kalmıştır kimsesi yoktur,
Gariptir
yaşlısı toyu Cerid’in.
Arazisi
dağdır nüfusu çoktur,
Kayalardan
akarsuyu Cerid’in.
-------------------------------------
Fakirliği
destan olmuş dillere,
Dağılmıştır
bayırlara çöllere,
Teslim
olmuş beceriksiz ellere,
Tükenmez
ağası beyi Cerid’in.”
--------------------------------------
İnsan bazan karşılıklı pek görüşmese de
gönülden gönüle giden bir sevgiyi seziyor ve karşılık veriyor. Âşık Ali Ataş’a
karşı da öylesine bir sevgi ve saygı idi hissettiklerim.
Peki, uzaktan sevip saydığım Âşık Ali Ataş
kimdi?
Bir dağ
köyünde (pardon sonradan ilçe oldu) kendi adına internet sitesi kurup tüm bir
dünyaya ses veren bu insanı merak etmemek mümkün değildi. Sayın valimiz
M.Niyazi Tanılır’ın isteği üzerine 2009 yılında Yaşar Alparslan hocam ile
birlikte kaleme aldığımız “Maraş Meşhurları” kitabında Âşık Ali Ataş’ın
biyografisine isteyerek yer verdik.
Vali Bey şair ve yazarlarımızdan eser
yayınlamamış olanları kitaba koymayalım demişti ama Âşık Ali Ataş’ı bu eserin
dışında tutmak da olmazdı. Çünkü o şair olduğu kadar da ozandı… “Maraş
Meşhurları”na ozan olarak girdi ama Web sitesinde yayınladığı şiirler eserler
dolduracak denli hacimliydi.
İlk eserini yayınlamaya karar verdiğinde
görüşmelerimiz sıklaşmış ve onu daha yakından tanımaya başlamıştım.
Sıcak bir
Temmuz ayında 1946 da doğmuş olmasına rağmen nüfusa kaydı 8 Şubat 1948 olarak
geçmişti. Dedim ya rahmetli babama göre şanslıydı. Babam kendi ismini kayda
geçirtemeyip ölen ağabeyinin ismini ömrü boyunca taşımak zorunda kalırken Âşık
Ali’nin bir buçuk yıllık bir gecikme ile de olsa nüfusa kaydı yapılmıştı.
O yıllarda bir dağ köyünde okul ne arar. Ama
yine de Ataş Ali şanslıdır, okul biçimine sokulan ahşap bir evde ilkokula
başlar. Yıl 1956’dır. O yıllarda Devlet Demir Yollarında işçi olarak çalışan
babam çavuşluk sınavına girer. 2 ila 3’ü toplayabilse çavuş olacaktır ama okuma
yazması olmadığı için çavuş olamaz. İşçi olarak 1970’de emekli olur.
Ataş Ali ahşap evde başlayan ilkokul
eğitimini devam ettirirken bir taraftan da köyün imamı Hasan Basri Tükel
hocadan dini dersler alır. Bu ara köye de iki derslikli bir okul
yaptırılmıştır. Ataş Ali’nin yüreğine düşen köz de bu yıllarda kıvılcımlanır.
Kaleme aldığı şiirler acı ve hüzün doludur. Görüp şahidi olduğu tüm acıları
dile getirir defterinde. Hicvin yanı sıra, aşk, sevda, taşlama, kınama, beddua,
övgü ve ağıt da mısralarında yer alır. Onca yokluğa ve hüzne rağmen bölücü
fikirlere pirim vermez. Ne var ki yılların birikimi bu defteri 1967’de bir
yolculuk sırasında kaybedecektir.
Yazmaya olduğu kadar okumaya da heveslidir.
Eline geçen her şeyi okumak ister. Köy yerinde hele hele o yıllarda insanın
eline ne geçer ki? Köy köy gezip çerçilik yapan Darendeli tüccarlar
Çağlayancerit’e de gelir, tezgâhlarını açarlar. İncik boncuk, kab kacak ne
varsa seriverirler orta yere. İlginçtir bu sergide tükenmez kitaplar da vardır.
Büyük ihtimalle de Hz Ali cenk kitaplarıdır. Veya Ferhat ile Şirin, Leyla ile
Mecnun gibi aşk kitapları. Ataş Ali hayranlıkla kitaplara bakarken köyün şakacı
mukallitlerinden biri olan Salman emmi Ali’ye hitaben “bana baba de sana
istediğin kitapları alayım” der. Ali düşünmeden Salman emmiye “baba” der ve
kitapları kapar. Eve gelir babası evdedir. Kitapları nerden aldığını sorar
Salman emmiye baba dedim o aldı deyince babası hiddetlenir, kitapları yırtıp
ateşe attığı gibi Ali’yi de bir güzel döver.
O aralar Hacı dayısı imdadına yetişir.
Dayısından Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin ve Şah İsmail gibi
kitapları alır okur. Elinde bu kitapları gören babası “bu kez kime baba dedin”
türü imalı sözlerine Hacı dayı cevap vererek Ali’yi olası bir dayaktan korur.
Hemşerisi Abdurrahim Karakoç’un “Hasan’a
Mektuplar”ı en etkilendiği kitap olur. Bu kitap Ataş Ali’ye ilham kaynağı
olmuştur. Aynı zamanda uzun yıllar sürecek bir dostluğun da kaynağı olacaktır. Ataş
Ali ve Abdurrahim Karakoç arasındaki mektuplaşma ve şiirli atışmalar bir müddet
devam eder. “Ben şimdiki çocuklar kadar şanslı bir çocuk değildim” diyen Ataş
Ali tenekeden bir saz yaparak iki hafta gibi kısa bir zamanda saz çalmayı
öğrenir. Gerçi o diğer oyuncaklarını da hep kendisi yapmış, hazır bir oyuncakla
oynamamıştır.
Babasının buyurduğu işlerden fırsat
buldukça saz çalar. Ve ilk sazını da harçlıklarını biriktirerek o yıllarda
alır.
Saz Türk’ün
binlerce yıllık kültürünün vazgeçilmezi olmakla birlikte zaman zaman günah
olduğuna dair söylentiler de ortalarda dolaşır durur. Hatta Cerit’te bu fikir
cehaletle biraz daha abartılır ve saz çalanların Cennet yüzü görmeyeceği,
Cehennemde yanacağı dillendirilir.
Komşulardan Ali’nin saz çaldığını öğrenen
baba, evladını “Cehennem ateşi”nden korumak için olsa gerek Ali’nin sazını
kırıp atar. Bu olay Ali’yi oldukça etkiler. Dünyası başına yıkılmış, büyük bir
yalnızlığın içine düşmüştür. Kendini dağlara vurur. Zaten köyde o tarihte yol
da yoktur, araba da. O dağ senin bu dağ benim derken saatler süren bir kaçışın
ardından Gölbaşı-Pazarcık yoluna ulaşır. Bir yük kamyonuna atladığı gibi de
Maraş’ı bulur.
Şehir hayatı zorluklarla doludur ama o
zorluklar aynı zamanda insanı pişirir de. Parasız pulsuz şehre inen Ataş Ali
Sarayaltında Hüseyin’in hanına yerleşir. Hamallık yapar, inşaatlarda çalışır,
ayakkabı boyar. Seyyar satıcılık, fotoğrafçılık vs gibi birçok işte çalışır.
Şehri biraz tanıdıktan sonra destan türü yazdığı şiirleri matbaada bastırarak
on kuruştan satmaya başlar. Eli biraz para görünce bir de saz alıp çalıp
söyler. Şehir şehir gezmeler başlar sonra. Âşıklarla yaptığı atışmalar ona
“Âşık” unvanını kazandırır. O artık Âşık Ataş Ali’dir.
Bu gezmelerin birinde, hem de Maraş’ta,
ismini çok duyduğu ama tanışmadığı Abdulvahap Kocaman’la karşılaşır. Boynuna
astığı teypten kendi şiirlerini okuyup kaset satan Kocaman’ın Temmuz sıcağına
rağmen başında sarıklı keçe, sırtında aba, ayağında şalvar ve kıl çorap,
ayaklarında ham çarık vardır. Bu ilginç görünümlü adama şiirle sorular soran
Âşık Ali Ataş aynı şekilde şiirle cevap alınca şaşırır. Adını öğrenince de
eline yapışır.
O tanışmada Abdulvahap Kocaman Ataş Ali’ye
bir kasetini hediye eder ve o kaset yıllar yılı Ataş Ali’de muhafaza
edilmektedir.
Sazını sırtına vurup kasaba kasaba tüm bir
Anadolu’yu gezen Âşık Ali Ataş tekrar Maraş’a döndüğü 1968 yılında anasından
bir çağrı haberi alır. Ana’dır bu ne de olsa, kırılır mı hiç? Babasına olan
kırgınlığını bir tarafa bırakıp anasının çağrısına uyarak köyüne döner. “Eğer
babam sazımı kırmasaydı köyümden ayrılıp gurbete gitmezdim, hayatın
zorluklarını, çilelerini bilmezdim” diyen Ataş Ali belki şiir de yazamazdım.
bBabasından gördüğü baskıları bu gün bile rüyasında hâlâ görüyor olsa da
bugününü ona borçlu olduğunu bilmektedir. “Maalesef babama olan evlatlık
borcumu ödeyemedim” demektedir.
1968 yılı Ataş Ali için bereketli geçer.
Köyüne kavuşmuş, anasını sevindirmiş, babası ile kırgınlıklar bir tarafa
itilmiş, evlenmiş ve de askere dahi gitmiştir. Askerde subay gazinosunun
arananı olur. Şiirlerini yazmaya ve bulunduğu ilin mahalli gazetelerinde
yayınlamaya devam eder.
Asker dönüşü tüm bir Çağlayancerit halkı
gibi Çukurova’ya pamuğa gider. Tarla sular, çapa vurur. Sürekliliği olmayan bu
işler onu tatmin etmez, bir meslek edinmeyi kafasına koyar. Elektronik kitaplar
alarak kısa bir zamanda radyo tamir etmeyi öğrenir. Köyde elektrik olmadığı
için lehim işlerini gazocağında demir ısıtarak yapar. İşini o kadar ilerletir
ki tamir bir tarafa sıfırdan radyo dahi yapmaya başlar.
Genel bir verici kurarak tüm Cerit halkına
yayın yapar. Yaptığı işin kanunlarca suç olduğunu bilmemektedir. Bir şikâyet
üzerine vericisi susturulur, iki yıl süren bir yargılama sonucu on beş ay
mahkûmiyet ile para cezası alırsa da tecil edilir.
Teknolojinin
ilerlemesi ona yeni kapılar açar. (http://www.atasali.com/)
ve (http://atasali.blogspot.com.tr/)
sayfalarından sesini tüm dünyaya duyurur. Şiirlerini önce web sitesinde
yayınlar.
Ardından 2011’de ilk kitabı
“Çağlayancerit”i yayınlar. Ukde Yayınları arasında yayınlanan 144 sayfalık bu
eser ilgi görür. Hemen bir yıl sonrasında 2012’de ikinci kitap “Anlatamadım”
yayınlanır. 208 sayfalık “İnanmadılar” şairin üçüncü kitabı olarak 2014’de
yayınlanır. “Dinlemediler” dördüncü kitap 224 sayfa olarak 2015 Kasım ayında
yayınlanır. Âşık Ali bu kadar şiir yazmakla kalmayıp köyünüde unutmamıştır. “Çağlayancerit Köyü” isimli kitabı (000) sayfa
olarak yola çıkmış durumda. Çağlayancerit’in gözü, kulağı, dili olan bu büyük
Ozanımızı kutluyor, evlatları ve torunları ile birlikte tüm ailesine mutlu
yıllar diliyorum.
---------------------------------------
Serdar YAKAR / Araştırmacı Yazar
No comments:
Post a Comment